Üniversite ve bölüm tercih etme süreci, çoğu genç için yeni bir hayata adım atmanın heyecanının yanında zorlayıcı bir kararsızlık ve kaygı da barındıran bir süreç. Bu yılın üniversite sınavı YKS 2025’e giren 2 milyondan fazla gencin arasında ben de vardım.

2020 yılında pandeminin gölgesinde ve atanmış kayyum rektöre karşı Boğaziçi Seferberliği yaşanmaktayken başladığım Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bölümümü, barınma ve ruh sağlığı problemlerinin de eklenmesiyle yarım bırakmış ve yeni bir lisans programına yerleşmeyi amaçlıyordum.

Birçok gence göre avantajlı koşullarda, iyi bir lisede okumuş, örgün eğitimini sürdürürken geçimini sağlamak için çalışmak durumunda olmamış ve dershaneye gitme imkânına sahip bir öğrenci olmam beni “rakiplerimin” önüne atıyordu elbet. Ancak, belki de yakın geçmişe kadar bir sınıf atlama hayaline doğru atılan ilk adım olabileceğine inanılan bu sınav; artık, sonucunda yerleşerek okuduğumuz bölümden mezun olduğumuzda edindiğimiz diploma ile geçinebileceğimiz bir hayatı bile bize garantilemekten çok uzak. Ben de 21-22 Haziran’da gerçekleşen bu sınava bu kaygıyla girdim.

Şu an ise aldığım sonuçla yapmam gereken bir tercih listesi var. Ben de birçok akranıma benzer soruların cevaplarına göre tercihlerimi yapacağım. Bu soruların arasında ağırlığı en çok çeken soru ise “Mezun olduğumda ne yapacağım?” Yani, eminim ki akranlarımın büyük bir çoğunluğu gibi, bu sorunun içerdiği “Mezun olduğumda kazanacağım maaş ile geçimimi sağlayabilecek miyim?” hatta “Diplomam ile bir iş bulabilecek miyim?” soruları yapacağım tercihin en belirleyici soruları olmuş durumda. Öyle ki iş bulma kaygısından maaş kaygısına sıra zor geliyor. İlgimiz ve yeteneğimizin bizi yönlendirmesiyle, kendimizi gerçekleştireceğimizi düşündüğümüz bir bölümde okumayı seçmek yerine, hayatımızı idame ettirme kaygımızın ağırlığıyla bir seçim yapıyoruz. Ben bu ağırlığı bir sosyal bilim bölümü değil, bir meslek bölümü tercih etmeyi düşünürken yaşıyorum ve tercihlerimi buna göre yapıyor olacağım.

Bizim yaşadığımız bu zorluklara karşın, son günlerde de su yüzüne çıktığı üzere, öyle bir düzen ki içerisinde yaşadığımız; sermaye sahipleri ve tek adam rejiminin imtiyazlıları hiç bu kaygıları yaşamadan, sipariş usulüyle diplomalarını satın alabiliyor!

Şehir dışında okuyacak öğrenciler için barınma sorunu da son derece kritik. Artışı durmayan kira fiyatları yüzünden kira ödeyerek eve çıkmak çoğu öğrenci için hayal edilebilir olmaktan çıkalı yıllar oldu. Sayılı devlet üniversitesi, öğrencisine kendi bünyesinde yurt imkânı sunuyor ki bu okullardan, eski okulum Boğaziçi Üniversitesi dönemlerdir ya yurtlarını inşaata alıyor ya da yurtları tümden kapatıyor. Özel yurtların fiyatları kira fiyatlarıyla yarışıyor. Zaten kötü koşullarda kalınan KYK yurtlarının sayısı ise yetersiz. Tüm bunlar öğrencinin barınma krizini derinleştiriyor; enflasyonla birlikte artan yaşam pahalılığı da cabası. Bu sebeplerle birçok üniversite adayı, ya yaşadığı şehirden ayrılamıyor ya da yurtta kalabileceği okulları tercih ediyor ve henüz daha eğitim hayatının içerisindeyken çalışmak zorunda kalıyor.

Üniversitelerin yurtlarının kapatılması, sosyal imkânlarının kısıtlanması, kulüplerin kapatılarak ve toplulukların etkinliklerine izin verilmeyerek bir sansür politikasının uygulanması ise, ailesinden ayrılarak genç yetişkinliğe adım atan biz gençleri bir araya getirebileceğimiz alanlardan mahrum bırakıyor. Üniversitelerdeki kayyum yönetimleri, aynı ilgi alanlarını veya belki de daha önemlisi aynı toplumsal dertleri paylaştığımız sıra arkadaşlarımızla bir arada olmamızın önüne geçmeyi hedefliyor. Benim üniversiteye girdiğim zaman, resmî bir topluluk olarak faaliyet gösteren Boğaziçi Üniversitesi LGBTİA+ Araştırmaları Kulübü’nün, kayyum atanmasının ertesinde kapatılması benim için büyük bir hayal kırıklığıydı; çünkü bu saldırı hem benim gibi gençlerin hem de bundan sonra Boğaziçi’ni tercih edecek lubunyaların bir araya gelme imkânlarını kısıtlıyordu. Dolayısıyla, ben ve benim gibi birçokları üniversite seçenekleri arasında tercih edeceği üniversitede kadın ve LGBTİ+’ların hem güvenli alanlarda var olabilecek hem de bu alanlarda politika üretebilecekleri imkânlara sahip olup olamayacağını da göz önünde bulunduruyor. Çünkü birçok genç için üniversite, ayrıldığı küçük şehirden ya da aile baskısından kopup özneliğini kurduğu bir alan olma anlamını da taşıyabiliyor.

Eğitim hayatlarımızdaki bütün bu sorun ve eksikler yumağı elbette ki bir kader değil. Tercih sürecinden itibaren karşılaştığımız bütün bu olumsuzlukların aslında ortak sorunlarımız olduğunu biliyorum ve sıra arkadaşlarımızla acil taleplerimiz etrafında vereceğimiz mücadelelerle birlikte aşılabileceğini de düşünüyorum.

Önceki İçerikSabancı Üniversitesi’nde keyfi burs kesintilerine son!
Sonraki İçerikHarika bir girişimcilik örneği: Sahte diploma skandalı