Boğaziçi’nde yemekhaneye bir yıl içinde gelen üçüncü zamla yemek masrafı yüzde 70 arttı. Bu zam ne kayyum yönetimin iddia ettiği gibi bir “bütçe zorunluluğu” ne de münferit bir karar; Tek Adam rejiminin 2023’ten beri uyguladığı kemer sıkma programı olan Orta Vadeli Program’ın (OVP) kampüsteki sonucu. Eylül başında 2027-2029 dönemi için yenilenen program, 2026 için yüzde 16 öngörülen enflasyonun yıl sonunda yüzde 28,4 olacağını kabul ediyor ve çözüm olarak yine “kamu maliyesinde tasarrufu” öneriyor. Ücretlerimiz ve burslarımız hedef enflasyona göre belirleniyor, fiyatlar ise gerçek enflasyonla artıyor: KYK bursu bir ay boyunca yemekhanede üç öğün yemeye bile yetmiyor. Tasarrufun kimden yapıldığı da belli. Haziranda çıkarılan vergi kanunuyla İstanbul Finans Merkezi’ndeki şirketlerin transit ticaret kazançlarında kurumlar vergisi indirimi yüzde 100’e çıkarıldı, yurt dışındaki kazancını Türkiye’ye getiren sermayedarlara 20 yıl vergi muafiyeti tanındı. Şirketlere teşvik ve vergi sıfırlama, fonculara vurgun; işçiye, emekçiye, öğrenciye gelince açlık ve sefalet. Aynı program kampüste her gün karşımızda. Neden düzgün bir kütüphanemiz yok? Neden arkadaşlarımızla ucuza çay içip sohbet edebileceğimiz yeterli ortak alan yok? Neden birlikte ders çalışabilmek için kafelere yüzlerce lira vermek zorundayız? Kayyum yönetim kamusal alanları daraltıp kampüsü sermayeye açarken itiraz edenin karşısına da polisi dikiyor. Öğrencinin karşısına polis dikmek kolay, fakat biz ne suçluyuz ne de müşteri. Bu zamlara karşı mücadele etmek en doğal hakkımız.
Peki zamma karşı nasıl mücadele etmeli? Bunun için önce geride bıraktığımız eylemlerin bilançosunu çıkarmamız gerekiyor. 5 Ekim’de Öğrenci Temsilciliği Kurulu’nun (ÖTK) çağrısıyla yemekhane önünde yüzlerce öğrenci toplandı. Öğrenciler turnikenin arkasına geçerek sıra arkadaşlarına ücretsiz yemek servisi yaptı. Bu, öğrencilerin birlikte hareket ettiğinde neler yapabileceğini gösteren değerli bir eylemdi. Ertesi gün kayyum yönetim yemekhanenin önüne çevik kuvvet barikatı kurdu ve en az sekiz arkadaşımıza soruşturma açtı; eylemler birkaç gün daha bu barikatın önünde sürdü, ancak katılım zamanla azaldı ve seferberlik sönümlendi. Bu eylemlerin dersini çıkarmalıyız. Zırhlı Tren olarak hiçbir eylem biçimine kategorik olarak karşı değiliz. Öğrenci hareketinin tarihi, eylemlerin arkasında gerçek bir kitle seferberliği olduğu sürece ne kadar “radikal” metodlara başvurabildiğini gösteriyor: 1977’de ODTÜ’ye Hasan Tan rektör olarak atandığında, öğrencilerin seçimle oluşturduğu Öğrenci Temsilcileri Konseyi, Tan görevi bırakana kadar dersleri boykot etme kararı almıştı. Boykot dokuz ay sürdü; bu süreçte konseyin sözcüsü Ertuğrul Karakaya kampüs girişindeki jandarmalar tarafından sırtından vurularak öldürüldü, iki hafta sonra Tan istifa etti. Bazı politik akımlar, ODTÜ deneyimine baktıklarında yalnızca bu eylemin “radikalliğini” görüp biçime saplanıp kalıyorlar. Bizim gördüğümüz ise eylemin biçimi değil, bu biçimi mümkün ve başarılı kılan kitlesellik. Aramızdaki temel fark bu. Yemekhane boykotu, işgal ya da ücretsiz servis; bunların hepsi seferberliğin büyüklüğüne, kitlenin talebine ve iradesine göre başvurulabilecek araçlardır. Bizim karşı çıktığımız, aracın amaç haline getirilmesidir.
Ne yazık ki Boğaziçi’ndeki seferberlikler aynı hatalar yüzünden benzer bir seyir izledi: güçlü bir başlangıç, kitlenin herhangi bir söz hakkına sahip olmadığı karar süreçleri, hızla düşen katılım ve geride kalan gayri meşru soruşturmalar. 2024’te senatonun fakülteleri bölme kararına karşı ÖTK çağrısıyla başlayan eylemlere ilk günlerde 500-600 öğrenci katılırken bir hafta içinde katılım 30-40 kişiye düştü. Şubat 2025’te Ethos’a karşı toplanan yüzlerce öğrenci kahveciye girip saatlerce terk etmedi, ama ne bir talep ne de bir hedef ortaya kondu; “Bu kahveci nasıl kapanır?” sorusu eylem boyunca gerektiği gibi tartışılmadı. Yemekhane eylemlerindeki temel tartışma da tam olarak burada düğümlendi. Yemekhane eylemlerinde de bazı politik akımlar, ÖTK’yı öğrencileri seferber etmenin ve politikleştirmenin aracı olarak değil, yalnızca kendi belirledikleri çağrıyı duyurmanın kanalı olarak kullanmayı tercih etti; ÖTK adeta bir duyuru panosuna dönüştürüldü. İlk gün, nasıl bir eylem planı yapılacağı temsilcilerle dahi tartışılmadan ve kitlenin sürece katılımı önemsenmeden harekete geçildi. Bu tavrın arkasında hareketçi-öncücü bir anlayış yatıyor: “En doğru olduğunu düşündüğümüz eylemi yaparsak kitle arkamızdan gelir.” Bu anlayışın özü, bir grubun eylemi belirleyip hayata geçirmesi, geniş öğrenci kitlesinin de cesur bir azınlığın doğrudan eylemini kendiliğinden izleyeceği varsayımıdır. Bu durumda eylemin radikalliği politikanın yerine geçer ve tartışma “Zamma karşı mücadeleyi nasıl büyütürüz?” sorusundan “Alanı nasıl tutarız?” sorusuna kayar.
Biz bu yaklaşımı politik olarak hatalı görüyoruz. Bunun birkaç sebebi var ve tüm bu hatalarla bizzat yemekhane eylemleri sürecinde karşı karşıya kaldık. Birincisi, eylem kitlenin kararı olmadığından eylemi sürdürme yükü küçük bir gruba kaldı; zamma tepkili ama barikatın karşısına geçmeye henüz hazır olmayan binlerce öğrenci izleyiciye dönüştü. İkincisi, mücadelenin merkezi zamdan polisle karşı karşıya gelmeye indirgendi; soruşturmalar bizzat eylemlerin öncüsü olan arkadaşlarımızı hedef aldı. Üçüncüsü, kitlesellik azaldıkça kayyum yönetim sadece bekleyerek kazançlı konumda kaldı. Bu metodun seferberliği ilerletmediği açık. Şunu biliyoruz ki seferberliği ilerletemezsek geride ne kazanılmış bir talep ne de kalıcı bir örgütlenme bırakabiliriz.
Bu tespitler, kitlelere politika taşımaktan vazgeçmemiz ya da kendiliğinden yükselen her sesin sözcülüğüne soyunup kenara çekilmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Bunun altını önemle çiziyoruz. Kitlelere uyarlanmayı da kitlelerin yerine geçen ikameci tutumu da reddediyoruz. Görevimiz, politikamızı kitlelerin önüne açıkça koymak, onu öğrencilerin özörgütlülükleri içinde tartışmaya açmak ve kitlelerde karşılık bulan taleplerimiz üzerinden mücadeleci öğrencilerle birlikte seferberliğin öncülüğünü üstlenmektir.
Bizim için mesele öncü bir grubun en radikal eylemi yapması değil, en geniş öğrenci kitlesinin seferber olması, mücadele içinde politikleşmesi ve bu seferberliği kazanımla taçlandırmasıdır. Öncülük, yalnızca sokakların ısındığı anlarda gösterilen bir refleks değildir. Mücadelenin durulduğu, “barış” görüntüsünün hâkim olduğu dönemlerde de öğrencilerin mücadele araçlarını örmek, yemekhanedeki zammı rejimin emekçi düşmanı ekonomi politikalarına bağlayan siyasal hattı kurmak bizim sorumluluğumuz. Kampüsteki her gündelik sorun düzenin bütünlüklü saldırısının bir halkasıdır; bu bağı görünür kılmayan bir politika, kitleleri silahsızlandırır.
Öğrenciler zammın kayyum yönetimden, OVP’den ve rejimin sermaye programından nasıl beslendiğini kendi deneyimleri ve tartışmaları içinde kavradıkça mücadeleyi ilerletebilir. Dışarıdan dayatılan bir eylem biçimi bu bilinci ilerletmez, kitleyi seyirciye çevirir. Aynı şekilde, kendini kitlelere ikame eden ve kitleleri asgari taleplere hapseden anlayışlar da kitlelerin bilincini ilerletemez, sorunların çözümü için bir kopuşa sürükleyemez. Bu yüzden ÖTK’yı ne bir duyuru panosu olarak ne de kitlelerin yerine geçmeye önayak olan bir yapı olarak değil; öğrencilerin kendi seçtikleri temsilciler aracılığıyla tartıştığı, karar aldığı ve harekete geçtiği bir kitle örgütü olarak inşa etmeyi savunuyoruz.
Seferberlik esnasında yaptığımız da tam olarak buydu: en geniş öğrenci kitlesini sürece katmak için ÖTK’nın forumlar örgütlemesini, yemekhane zammı ve buna karşı çıkışın daha fazla öğrencinin gündemine girmesi adına kulüplerin ortak bir açıklama yapmasını savunduk. O ana kadar takipçi konumuna itilen öğrenciler bu kez seferberliğin yükünü nasıl birlikte çekeceklerini, süreci nasıl kolektifleştireceklerini tartışır hale geldi.
Bizim için şu veya bu eylem biçiminin kendi başına bir önemi yok. Ölçütümüz her zaman aynı: Bu eylem daha fazla öğrenciyi mücadeleye katıyor mu, talebimizi kazanmaya yaklaştırıyor mu ve geride kalıcı bir örgütlenme bırakıyor mu? Bu nedenle iki sapmanın da karşısında duruyoruz. Bir yanda eylem alanında atılan bir sloganın ötesine geçemeyen, “ne yapmalı?” sorusuna yanıt üretemeyen soyut talepler; öte yanda kitle bilincinin dahi gerisine düşen, kazanılsa bile düzen tarafından kolayca geri alınabilecek, seferberliği ileri taşıma kapasitesinden yoksun asgari talepler. Bizim savunduğumuz talepler ise mücadeleyi büyütmek üzere kurulmuş, kitlelere yön gösteren bir pusula işlevi gören ve kazanıldığı andan itibaren mücadeleyi sonlandırmayı değil, vitesi yükseltmeyi zorunlu kılan taleplerdir.
Önümüzdeki dönem için Zırhlı Tren olarak önerimiz şu: Mücadele, meşruiyetini binlerce Boğaziçi öğrencisinin katıldığı seçimlerden alan ÖTK etrafında merkezileşmeli. ÖTK, bölüm temsilcileri, kulüpler ve en geniş öğrenci birlikteliğiyle bir koordinasyon kurmalı. Bölümlerde, kulüplerde veya yemekhane önünde düzenlenecek forumlarla öğrencilerin zam hakkında ne düşündüğü ve taleplerin ne düzeyde karşılık bulduğu tartışılmalı. Sürece dair öneriler bu tartışmaların içinde sunulmalı ve bütün öğrencilerin söz söyleyebileceği ortak bir eylem programı çıkarmalı. Ne yapılacağına kitleden izole öncü bir grup değil, seferber olan öğrenciler karar vermeli.

























