İster o dönemin sokaklardaki canlı tanığı olamayacak kadar genç olsun, ister politikayla yakından ilişki kurmayan biri, Türkiye’de yaşayan hemen herkes 2015 yazının nasıl büyük sarsıntılarla geçtiğini hatırlar ya da bir şekilde öğrenmiştir. Bugün, zorba yumruğunu hukuksuz uygulamalarına karşı çıkan herkese çekinmeden sallayan; keyfi tutuklamalar ve gözaltılarla muhalif olan herkesi yıldırmaya çalışan; işçi sınıfını talancı ekonomi programlarıyla açlığa mahkûm eden tek adam rejiminin gaddar yüzünü, gerek dolaylı gerek açık terör yöntemleriyle kitlelere gösterdiği aylardı bunlar.

Örgütlü mücadeleye henüz katıldığım o günleri ben de – şimdi üzerinden on yıl değil de yüz yıl geçmiş gibi gelse de – hatırlıyorum. 20 Temmuz günü öğle saatlerinde Suruç’ta gerçekleşen patlama haberini aldığımızda tepki vermenin, cümle kurmanın bile zor geldiği o anları ve akşamında Taksim’de gerçekleşen büyük protestoyu… Şişhane metrosunun bitmeyen merdivenlerini tırmanırken daha yarı yolda duymaya başladığım sloganlar ve o an hepimizin yüreğini kaplayan öfkenin ifadesi olarak yürüyen merdivenlerin demirlerine vurulan yumruklarla inleyen metro istasyonu… Sonunda dışarı çıktığımda karşılaştığım kalabalığın içinde gözleri öfkeyle, hiddetle ve hüzünle dolu binlerce insan…

20 Temmuz 2015’te ne oldu?

AKP’nin tek başına iktidar olamadığı, HDP’nin seçim barajını ezip geçtiği 7 Haziran seçimlerini geride bırakmıştık. Hükümetin kurulamadığı, Erdoğan’ın tek başına iktidar olmak için her şeyi sürüncemede bıraktığı ve aldığı hezimeti karşılamak için şiddetin dozunu gitgide yükselttiği günlerdi. 20 Temmuz 2015 günü, Urfa’nın Suruç ilçesinde sabah 11.45 sularında, IŞİD’den temizlenen Kobane’nin yeniden inşası için bir kampanya yürüten Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyelerinin Amara Kültür Merkezi’nde yaptıkları basın açıklaması sırasında bir bombalı saldırı gerçekleştirildi.

O güne gelene dek kampanya süreci polis tarafından sıkı takibe alınmış olmasına rağmen olay sırasında hiçbir güvenlik gücünün ortalıkta görünmediği saldırı sonucunda 33 kişi hayatını kaybetti, 100’e yakını yaralandı. Saldırıyı gerçekleştiren IŞİD örgütü üyeleri olsa da Suriye halkının ekmek ve özgürlük talebiyle başlattığı devrimi gerici bir iç savaşa dönüştürmek ve Kürt halkının özgürlük mücadelesini boğazlamak için IŞİD ve diğer radikal İslamcı grupları -kendi bölgesel ve ulusal çıkarlarıyla sınırlı olmak üzere- destekleyen AKP hükümeti, bu katliamın asıl sorumlusu olarak ortadaydı.

Saldırının – şimdilerde o dönemki gücünü ve etkisini yitirmiş bir cihatçı örgütün intikam eylemiyle sınırlı olmayıp – sonuçları itibarıyla o dönemin hükümetinin iç politikadaki ihtiyaçlarına nasıl hizmet ettiği de göz önünde bulundurularak “en iyi ihtimalle” hükümet tarafından gerçekleştirilmesine izin verilmiş bir eylem olduğunun altını çizmek gerek. Katliamdan iki gün sonra getirilen yayın yasağı ve üç gün sonra dosyaya getirilen gizlilik kararı da bu kanıyı destekler nitelikteydi.

Suruç Katliamı’nın ardından yaşadığımız; Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlarla gerçekleşen “iç savaş”, failleri ve uzantıları hâlâ aydınlatılmamış olan 10 Ekim Ankara Gar Katliamı ve nice benzeri saldırı, hükümetin o dönemki politikalarını gözler önüne seriyor.

10 yılda ne oldu, ne olmadı?

Bu saldırının üzerinden 10 yıl geçti. O dönem Zırhlı Tren’de yayımladığımız bir yazıda şu satırlar geçiyordu:

“Hükümet öncelikle saldırganların sınırı nasıl geçtiğini açıklamalıdır. Ondan sonra saldırganların patlayıcıları nasıl edindiği ve Suruç’taki yerleşim bölgelerine nasıl sızdığı üzerine bir soruşturma başlatılmalıdır. Bu soruşturma sırasında sorumlu bulunan devlet görevlilerinin yargılanmalarının önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Bölgede IŞİD’in varlığı üzerine soru soran gazetecilerin kovulmasını talep eden Urfa Valisi başta olmak üzere sorumlu devlet görevlileri ve bürokratlar istifa etmeli ve ardından yargılanmalıdır.”

Bugün gelinen noktada, davanın 10. yılında saldırı gününe dair görüntülerin incelenmesinin yeni kabul edildiğini görüyoruz. 10 yıl süren bu davada, yargılama süresi boyunca dile getirilen taleplerden yalnızca biri kabul edildi. Hiçbir yanıyla bağımsızlığı kalmamış Türk yargısı, nicesi gibi bu katliamın da üzerini örtmek, dosyaları rafa kaldırmak istiyor.

Hatırlarsak, davaya dair iddianame olayın üzerinden 18 ay geçtikten sonra ancak hazırlanmıştı. İddianamede, IŞİD üyeleri Yakup Şahin, İlhami Bali ve Deniz Büyükçelebi hakkında 34 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenmiş; 22 Ekim 2021’de görülen 21. duruşmada, mahkeme salonuna bir kez dahi getirilmeyen tek tutuklu sanık Yakup Şahin hakkında 34 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmişti. Katliam öncesi ve sonrasına ait görüntüler ise dava dosyasına, davanın başlangıcından 3,5 yıl sonra eklenmişti. Üstelik görüntülerde katliamdan sonraki beş saatlik sürenin kesildiği ortaya çıkmıştı. Bu görüntülerle ilgili hâlâ bir işlem yapılmadı.

Şimdi firari sanıklar Deniz Büyükçelebi ve İlhami Bali üzerinden devam eden davanın 29 Nisan 2025 tarihinde görülen sekizinci duruşmasında, avukatların taleplerinden biri ilk kez kabul edildi: olay gününe dair görüntülerin bilirkişiye gönderilmesine karar verildi. Ancak ilk günlerden bu yana sürecin takibini üstlenen Suruç Aileleri İnisiyatifi üyelerinin de belirttiği üzere, ne daha önce bir demecinde “O süreçte yaşananları anlatırsam yer yerinden oynar” ifadelerini kullanan Ahmet Davutoğlu ne de olay yerinden fotoğraf çekerken yakalanan, çantasından IŞİD bayrağı çıkmasına rağmen serbest bırakılan – ve şimdi bir kamu çalışanı olarak hayatına devam eden – Abdurrahman Ömer Aslan ifadeleri alınmak üzere mahkemeye getirilmedi.

Adalet için birleşik mücadele

Bugün bambaşka bir “süreçle” karşı karşıyayız. 2015 yazında Erdoğan tarafından yıkılan çözüm süreci, şimdi hükümet tarafının “terörsüz Türkiye” sloganıyla; Kürt siyasi önderliğinin ise “demokratik yaşam” şiarıyla sahiplendiği – ancak önceki sürece birçok yönüyle benzemeyen – bir şekilde karşımızda. Bir yandan ülkenin demokratikleşmesi için yüzleşmeden, hesap vermeden ve anayasal güvencelerden söz ediliyor; bir yandan da yukarıda bahsi geçen katliamların siyasi sorumlusu olan tek adam rejimi, belediyelerde kayyum politikalarını ve demokratik protestolara karşı tutuklama terörünü sürdürüyor. Son haftada yaşanan gelişmelerle serbest bırakılması beklenen Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tahliye talebinin bir kez daha reddedildiğini geçtiğimiz günlerde gördük.

İnşası böyle kirli katliamlara ve kitle hareketi üzerinde uygulanan büyük baskılara dayanan tek adam rejimi, kendi tabiatı gereği bu ülkede ezilen ve sömürülen hiçbir kesime çıkış yolu sunmuyor, sunamaz. Geçmiş katliamların aydınlatılması ve güncel baskı rejiminin durdurulması için, “Suruç için adaletin” ve “herkes için adaletin” gerçekleşmesi için tek yol, işçilerin, ezilen halkların ve sosyalistlerin birleşik ve kitlesel mücadelesinde yatıyor.

Suruç Katliamı’nın yalnızca faillerinin değil, tüm sorumlularının yargı önüne çıkması; karanlıkta bırakılan ilişkilerin açığa çıkarılması ve adaletin yerini bulması için yalnızca siyasi partilerin değil, sendikaların, kadın örgütlerinin, tüm demokratik kitle örgütlerinin birlikte eylemi zorunludur. Tek adam rejimi kendi gücünü ezilen ve sömürülen kesimleri kamplara ayrıştırıp bölerek yönetmekten alıyor. İnsanca yaşamak ve toplumsal adaleti elde etmek için, acil taleplerimiz etrafında birleşmek ise önümüzde duran yakıcı görev.

Bugünlerde sefalet zammı dayatmalarına karşı meydanları eylemleriyle renklendiren kamu işçileriyle; Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türk Bonapartizminin çeşitli veçheleri tarafından zulüm görmüş olan Kürt halkının demokratik özlemlerinin çözümü için adresimiz ortak: birleşik mücadele, emek ittifakı!

Önceki İçerikZırhlı Tren’in Sözü: KYK burslarına acil zam!
Sonraki İçerikEsnek lise modeli öğrenciler için ne ifade ediyor?