Gençler antiemperyalist olmalı: neden ve nasıl?

2026 yılı büyük emperyalist saldırganlıklar ve bir dizi kitlesel seferberlikle başladı. İran’da 28 Aralık’ta ekonomik sorunlara tepki olarak başlayan protestolar, üçüncü haftasını geride bıraktı. Rejimin sansürü sebebiyle sağlıklı bilgi almak güçleşse de halkın bütün kesimlerinin katıldığı ve binlerce insanın rejim güçlerince katledildiği büyük bir ayaklanma yaşanıyor. Amerika kıtası ise epeydir görülmemiş bir haydutluğa sahne oldu. Uzun süredir ABD tarafından tehdit ve taciz edilen Venezuela’nın Devlet Başkanı Maduro, ABD tarafından yapılan bir operasyonla kaçırıldı. ABD uzun süredir Venezuela ve Kolombiya hükümetlerini narkoterörizm bahanesi ile tehdit ediyordu. Trump yönetiminin saldırgan emperyalist vizyonu Venezuela ile sınırlı değil. Trump bölgedeki diğer ülkelere -ama şu sıra esasen Grönland’a- dönük tehditleri sürdürüyor.

Bu tabloda hem ABD’nin saldırganlığına hem de işbirlikçi, gerici ya da yozlaşmış burjuva rejimlere karşı çıkmak nasıl mümkün? Venezuela’da Chavezci, İran’da Şahçı olmak gerekir mi? ABD’nin Grönland’ı ilhak planına karşı çıkmak bizi AB emperyalizminin kuyruğuna mı takar? Dahası, Türkiye’deki gençler ve öğrenciler için bunların önemi ne?

Meselenin gençler açısından önemi birkaç boyutlu. Öncelikle emperyalizm, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı bir ülkede gençlerin ekonomik ve sosyal tahakkümünü derinleştirir. Eğitim sistemi bilimsel amaçlar için değil emperyalist işbölümünün gerektirdiği ekonomik altyapıyı kurmak, buna uygun yeniden üretim mekanizmalarını geliştirmek, emperyalist şirketlerin ihtiyaç duyduğu nitelikli elemanları yetiştirmek için organize edilir. Eğitim sisteminin bu yapısı aynı zamanda gençleri umutsuzluğa sevk ederek “beyin göçü” mekanizması ile entelektüel birikimin de emperyalist merkezlere akmasını sağlar. Gençlerin daha okurken içine girdikleri borç sarmalı ise finans sermayesinin dünya çapındaki politikalarının mikro ölçekte yansımasıdır. Dolaylı olarak görülen bu ilişki sistemi fiili emperyalist saldırganlıkla -işgal ya da savaşla- doğrudan bir form kazandığında önce gençleri vurur.

Meselenin devrimci Marksistler açısından önemine gelince… Bizim alameti farikamız kapitalizmden, burjuva siyasal rejimlerden ve emperyalizmden kopuşu savunan bir işçi emekçi siyasetidir. Burada ele alınan siyasal süreçler özellikle emperyalizmden kopuş ve burjuva (her türlüsü) hükümetlerden kopuş arasında bir çelişki yaratıyor görünmektedir. Yani birinden birini seçme ihtimali, devrimci politikadan bir tavizdir. Fakat birinden birini seçmek zorunda mıyız?

Bütün siyasal süreçler içinde farklı aktörleri ve onların farklı çıkarlarını barındırır. Savaş, iç savaş ya da devrimci / karşıdevrimci süreçlerde bu durum derinleşir. İran’ı ele alalım; herhalde dünya üzerindeki en kanlı rejimlerden birisidir. 2022’deki Mahsa Jina Amini protestoları halen hafızamızda. Kadınların, Kürtlerin, farklı toplumsal kesimlerin yok sayıldığı; ülkenin bütün zenginliğinin yozlaşmış bir rejim ve etrafındakilerce bölüşüldüğü; emekçilere yoksulluktan başka bir şey sunmayan bu rejim yine büyük seferberliklerle sarsılıyor. Seferberlik içinde oldukça farklı sesler duyuluyor. Diasporada Şahçılar, ABD emperyalizminin de desteği ile protestoları destekliyormuş gibi görünüyor. Ancak hayır, onlar İran’ın zenginliğinin mollalar yerine Şah ailesi ve çevresindeki işbirlikçilere verilmesini istiyor. Rejimin yıkılmasını istiyorlar ancak yerine kendi diktatörlüklerini kurmak için. Bu durumda Şah destekçisi bir avuç parazit, kendi çıkarlarını emekçi İran halkının çıkarlarıyla ortakmış gibi sunmaya çalışıyor.

Venezuela’daki durum da İran’dakine paralellikler taşıyor. Maduro yönetimindeki rejim sahte bir sosyalizm söylemi ve antiemperyalist retorik ile hareket ediyordu. Türkiye’den Venezuela’ya resmi ziyarette bulunan ilk devlet başkanı olan Erdoğan’ın “kardeşim” diye andığı Maduro ülkedeki komünist partiyi dahi baskı altında tutuyordu. Yüzlerce öncü işçi, sendikacı ve devrimci rejim tarafından hapsedilmiş durumda. Fakat bütün bunlara rağmen ABD’nin müdahalesi gayrimeşrudur. Çünkü -tıpkı İran’daki rejimin başına geçmek isteyen Şah gibi- ABD ve onun müstakbel rejimi Venezuela’nın zenginliklerini yeniden paylaşmak istiyor. Venezuelalı işçi ve emekçilere demokrasi ve refah getirmek gibi bir dertleri yok.

Peki ama bu senaryolarda bir taraf gerçekten de diğerinden daha iyi değil mi? Mesela gerici molla rejimi karşısında aydınlanmacı Pehlevi hanedanı daha ileri değil mi? Ya da ABD emperyalizmi karşısında -iyi kötü- sosyalizmi savunan Maduro tercih edilesi sanki… Yukarıda ifade ettiğimiz kopuş çizgisini hatırlatarak bu karmaşaya yanıt verelim: emperyalizmden ve gerici rejimlerden aynı anda kopuş. Emperyalist devletlerle her türden burjuva rejim arasında dönemsel çatışmalar olabilir; ancak bu çatışmalar uzlaşmaz değildir. İran rejimi emperyalizme karşı değildir, Amerikan emperyalizmi ile kavgalıdır. Maduro emperyalizmin topyekûn tasfiyesini değil, belli uzlaşılar ve kısmi önlemlerle birlikte yaşanmasını arzular.

Temel çelişki kitleler ve emperyalizm arasında; kitleler ve -gerici, işbirlikçi, reformcu- burjuva rejimler arasındadır. Bu sebeple İran’da kitlelerin taleplerini savunmalıyız. ABD emperyalizminin ikiyüzlü saldırganlığını da molla rejiminin gaddar politikalarını da seferber olan kitlelerin mücadelesi ile reddedebiliriz. Daha iyisini tercih etme yanılgısı bizi her zaman daha kötüsüne mahkûm ediyor. En iyisini tercih etmek ise egemen fraksiyonlar ve emperyalist haydutlar dışında emekçilerin mücadelesine güvenmekle başlıyor. Maduro yozlaşmış bir burjuva rejimin temsilcidir, ancak ona karşı mücadele eden petrol işçilerinin, devrimcilerin, emekçilerin mücadelesini savunarak emperyalizme karşı bir hat kurabiliriz. Elbette onların içinde olarak, doğru politikalarla ve örgütlerle kitleleri kazanarak…

Bunun için de dünyadaki gelişmeleri Türkiye’den yorumlamak ve taraf olmak dışında, enternasyonalist çizgiyi sürdürmeliyiz. Enternasyonalizmi işgal edilmiş bir ülke ile dayanışma eylemi düzenlemekten ibaret görmüyoruz. Bize göre enternasyonalizm son kertede bir dünya partisi inşasıdır. Bu esnada farklı ülkelerdeki devrimci Marksistlere -öncelikle yoldaşımız olanlara- kulak kesilmeliyiz. Türkiye’den dünyaya değil, dünyadan Türkiye’ye bakmalıyız. Dünyadan, dünya işçi sınıfının çıkarları ve mücadelesi penceresinden bakınca emperyalizme ve gerici rejimlere en ufak bir tavizin emekçiler için yıkım olduğu gerçeğini işaret etmeliyiz.

Önceki İçerik2026’da gençliğe ayrılmayan bütçeler
Sonraki İçerikÜniversitelerin 3 yıla düşürülmesi öğrenciler için ne ifade ediyor?