“Bir film ne bir siyasi hareket, ne bir parti, ne de bir makaledir.
O sadece bir filmdir. En iyi ihtimalle, halkın öfkesine kendi sesini ekleyebilir.”
— Ken Loach
Giriş
Neoliberalizmin yükselişi ve bürokrasinin giderek karmaşıklaşmasıyla birlikte toplumsal ve bireysel yaşamda eşi benzeri görülmemiş dönüşümler yaşandı. 1980 sonrası dönemde neoliberalizm, özelleştirme ve kemer sıkma politikaları ile kendisini göstererek ekonomi-politik sahnede yerini aldı. Aynı dönemde, modern ve gelişmiş devletlerde devlet aygıtının aşırı bürokratikleşmesi hızlandı: Max Weber’in ‘demir kafes’ olarak nitelendirdiği bu yapı, bir istisna değil, insanın özgürlüğünün ve otonomisinin, resmi ve katı kurallar ile bir kişiliği olmayan otorite eliyle sınırlandığı sistemlerin doğal bir sonucu olarak tanımlanabilir.
Ayrıca, 2008’de gerçekleşen küresel finansal kriz de neoliberal ekonominin doğrudan sonuçlarından biri olarak meydana geldi. Kriz sonrasında Britanya, sosyal refah devletinin geriletildiği, kemer sıkma politikalarının ekonomik sorunlara çözüm olarak benimsendiği bir yönelime girdi. 2012 Refah Reformu Yasası (Welfare Reform Act 2012) gibi yasal düzenlemelerle birlikte pek çok insanın hayatı altüst olmuş, eşitsizlik daha yüksek boyutlara ulaşmıştır.
Bu doğrultuda, rasyonel bürokratik devlet yapısı ile neoliberalizmin birleşiminin yıkıcı etkilerini -özellikle kriz dönemlerinde- en çok emekçilerin, emeklilerin ve güvencesiztoplumsal kesimlerin hissettiği de ortadadır.
Ken Loach, politik filmleriyle tanınan önemli bir yönetmen olarak, yoksulların deneyimlediği işte bu zorlukları I, Daniel Blake (2016) adlı filminde başarıyla öne çıkarmaktadır. Filmin temel meselesi, insan ile devlet arasındaki çatışmadır; bu çatışma neoliberal politikalar ve bürokratik mekanizmalar etrafında şekillenir. Film, neoliberal çağda hayata tutunmaya çalışan bir adamın hikâyesidir: Geçirdiği kalp krizi nedeniyle çalışamaz hale gelen orta yaşlı bir marangozun, devlet yardımı almaya çalışırken sistemle yaşadığı çatışmayı ve bu süreçte benzer durumda olan bekar ve iki çocuk annesi bir kadınla yollarının kesişmesini anlatır. Film boyunca izleyici, bu iki sıradan karakterin yaşadığı hayal kırıklıklarına ve mücadelelerine tanık olur. Filmin senaryosu Paul Laverty’ye, görüntü yönetmenliği ise Robbie Ryan’a aittir.
Karakterler ve Toplumsal Temsilleri
Filmin ana karakteri olan Daniel Blake bir marangozdur, yani mavi yaka bir işçidir. Uzun yıllar marangoz olarak çalıştıktan sonra bir kalp krizi geçirir ve doktoru artık çalışmaması gerektiğini söyler. Ancak, yaşamak için bir gelire ihtiyaç duymaktadır. Fakat sistemin karmaşıklığı buna izin vermez; çünkü yapılan değerlendirme sonucunda ‘çalışabilir’ ilan edilir. Bu noktada, Marx’ın ‘artık nüfus’ olarak tanımladığı toplumsal kesimin Daniel Blake’te cisimleştiği öne sürülebilir. Bu kavram, kapitalizmin artık faydalı bulmadığı ama yine de refah devleti aygıtları üzerinden disiplin altına aldığı işçi sınıfı kesimlerini tanımlamak için kullanılır. Sistemin doğal bir sonucu olan bu artık nüfus, ücretleri baskılamak ve işçi sınıfı arasındaki rekabeti körüklemek gibi işlevler görür.
Filmin bir diğer karakteri olan Katie Morgan ise iki çocuk annesidir ve onların bakım sorumluluğu tamamen ona aittir. Üstelik Londra gibi büyük bir merkezden Newcastle gibi çevresel bir bölgeye sürülmüştür. Katie çaresizce iş ve sosyal yardım arayışındadır; ancak kendini önce bir hırsız, daha sonra ise bir seks işçisi olarak bulur. Bu yönleriyle Katie, ekonomik koşullar nedeniyle şehir merkezinden dışlanan, hırsızlık ve seks işçiliği gibi yolları bir çıkış olarak görmek zorunda kalan kadınları temsil eder.
Bu iki karakteri birbirine yaklaştıran birçok ortak özellik vardır. En başta, ikisi de toplumsal yapılar tarafından dışlanmıştır ve bu dışlanma oldukça sert koşullar altında gerçekleşmiştir. Filmin ayırt edici yönlerinden biri, karakterlerin dönüşümünün içsel bir gelişimle değil, doğrudan dışsal ekonomik koşullar tarafından şekillendirildiğini vurgulamasıdır. Bu ortak koşullar, aralarında bir tür sınıf dayanışması yaratır ki bu da neoliberal bireycilik ideolojisinin tam karşısında konumlanan bir duruştur.
Film, bu iki karakterin ilişkisini kullanarak böyle bir sisteme karşı direniş ihtimalini gösterir. Yine de bu karakterler, kapitalizme karşı savaşan romantik kahramanlar değildir; aksinebireyin, içinde bulunduğu sınıfsal konumu, ekonomik ilişkileri ve devlet gücü tarafından nasıl şekillendirildiğini simgeleyen figürler olarak karşımıza çıkar.
Ayrıca, filmin yönetmeni Loach, anlatının duygusal ağırlığını oyuncularına birebir yaşatabilmek için filmi kronolojik bir sırayla çekmiştir. Bu yöntem sayesinde, oyuncular senaryonun sonraki aşamalarını bilmeden ilerleyerek karakterin yaşadığı stres, yorgunluk ve açlığın birikimini çekim süreci boyunca gerçek zamanlı ve fiziksel bir deneyim olarak hissetmiştir. Gerçekçilik katmanını daha da güçlendiren bir diğer unsur ise gıda bankası sahnesidir; bu sahnede görev alan kişiler figüran değil, o kurumda halihazırda çalışan gerçek gönüllülerdir. Bu tercihler, filmi kurgusal bir dramadan çıkarıp, Loach’un amaçladığı belgeselvari seviyeye taşımaktadır.
Hikâyenin Ana Çatışması
Filmin temel çatışması, bireyler ile devlet aygıtı arasındaki mücadeleyi merkezine koyar. Refah devleti anlayışından neoliberalizme geçiş, özelleştirme ve kemer sıkma politikalarıyla devletin sağlık, eğitim gibi yükümlülüklerinden çekilmesini sağlamıştır. Bu görevlerin artık kâr peşinde koşan özel şirketlerin eline geçmesiyle birlikte, özellik 2008 krizi sonrasıBritanya’sında, işlevsizleşen bürokratik refah sistemi mekanizmaları ve birey arasında ciddi bir gerilimin de ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Blake’in yaşadığı çatışma, devletle olan etkileşimlerinden kaynaklanır: yaptığı itirazlar dikkate alınmaz, ihtiyaçları görmezden gelinir ve fiziksel olarak yapamayacağı işlere başvurması istenir. Bu durum, Marx’ın da vurguladığı biçimiyle, kasıtlı değil ama sermayenin ve bürokrasinin soğuk, insan dışı mantığıyla işleyen yapısal şiddetin doğrudan bir örneğidir.
Daniel, bu sistemle nasıl baş edeceğini bilemez; ancak sistemin kendisini nereyekonumlandırdığını fark eder. Filmin sonunda söylediği son sözler, durumun hem trajik hem de sert gerçekliğini açıklar: “Ben bir müşteri, bir hizmet kullanıcısı değilim. Tembel, beleşçi, dilenci ya da hırsız değilim. Bir Ulusal Sigorta Numarası ya da ekranda bir nokta da değilim.” Bu sözler, kapitalist devletin yurttaşlarına insan olarak değil, yalnızca birer tüketici ve vergi numarası olarak yaklaştığını gözler önüne serer.
Katie’nin yoksulluğa ve seks işçiliğine sürüklenişi de ekonomik ve ataerkil baskıların nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Film onun seçimlerini dramatize etmez, aksine, bu süreci neoliberal güvencesizlik bağlamında kaçınılmaz olarak resmeder.
Ayrıca anlatı örgüsünün yapısı da tekrarlar etrafında döner: tekrar eden başvurular, erişilemeyen çağrı hatları, iş merkezlerine gitmek gibi anlamsız ama zorunlu görevler döngüsel biçimde sunulur. Bu yapı, bürokrasinin bunaltıcı ritmini tekrara dayalı anlatı biçimiyle başarılı bir şekilde yansıtır.
Mekân Kullanımı
Mekân, filmdeki temel çatışmanın etkilerini görünür kılan önemli bir diğer unsurdur. Soğuk sokaklar, tekdüze apartman blokları ve şehir manzaraları gibi dış mekânlar, karakterlerin hem duygusal hem de maddi yabancılaşmalarını yansıtır. İç mekânlar ise, yani Daniel’ın evi ile Katie’nin dairesi, çift anlamlı bir işleve sahiptir. Başlangıçta Daniel’ın evi, işçi sınıfına özgü bir mütevazılık, güven ve özen hissi taşır. Ancak zaman ilerledikçe evdeki eşyalar kaybolur, düzen bozulur ve mekân giderek bir harabeye dönüşür. Benzer şekilde Katie’nin evi başlangıçta yeni bir başlangıç hissi verse de ekonomik koşulların etkisiyle hızla bozulur ve dağılır.
Gıda bankası gibi kamuya açık alanlar, bir yandan yoksulların yaşadığı utancı, öte yandan dayanışma potansiyelini temsil eder. Katie karakteri, iki temel duygu, onur ve umutsuzluk, arasındaki gerilimi bedeninde taşır. Ayrıca bu tür kurumlar ilk bakışta ihtiyaç sahiplerine hizmet ediyormuş gibi görünse de yakından bakıldığında yalnızca bağımlılık ürettikleri rahatlıkla anlaşılabilir.
Film boyunca orta-üst sınıftan hiçbir karaktere veya onların yaşadığı alanlara yer verilmemesi, bu kesimlerin fiziksel ve sosyal olarak uzak ve erişilmez olduğunu gösterir. Bu durum, neoliberal sistemin sınıfsal doğasını ve mekânsal ayrışmalar üzerinden yeniden üretilen katmanlaşmayı gözler önüne serer. Dolayısıyla, bu filmdeki mekân kullanımı yalnızca önemsiz bir arka plan işlevi görmez; sınıfsal ayrımları derinleştirir ve ekonomik eşitsizliğin mimari, coğrafya ve şehir planlaması yoluyla nasıl pekiştirildiğini somutlaştırır.
Kamera Açıları ve Görsel Kompozisyon
Görsel kompozisyon ve kamera kullanımı, filmin realist tarzını pekiştiren temel araçlardandır. Daniel’ın İş ve İşçi Bulma Kurumu’ndaki görüşmeleri veya Katie’nin gıda bankasındaki duygusal çöküşü gibi sahneler, uzun ve kesintisiz planlarla çekilmiştir. Busahneler, izleyiciye duygusal bir kaçış sunmak yerine onları sert bir gerçekliğe doğrudan maruz bırakır.
Bu sahneler çoğunlukla orta ya da geniş planlarla ve gerçek zamanlı çekilmiştir. Kurgudan gelen duygusal manipülasyonlar neredeyse hiç yoktur; bu da izleyiciyi rahatsız edici ama etkili bir tanıklık konumuna yerleştirir. Yapay sinematik ışıltıdan kaçınılarak ağırlıklı olarak doğal ışığın kullanılması da bu sadeleştirilmiş ve gösterişsiz atmosferi tamamlayarak inandırıcılığı artırır.
Özellikle İş ve İşçi Bulma Kurumu sahneleri, katı simetrik yapılar ve derin alan kullanımı ile çerçevelenmiştir. Bu görsel yapı, bürokratik kurumların soğuk ve insana yabancı doğasını yansıtır. Yönetmen ve görüntü yönetmeni, seyirciye kaçış ya da rahatlık sunmak yerine, onları sistemin sertliğiyle yüzleşmeye zorlar.
Ses ve Zaman Kullanımı
Filmde ses ve zaman kullanımı da diğer estetik öğeler gibi, gerçekçiliği artırmak, rahatsızlık yaratmak ve kapitalist sistem eleştirisini derinleştirmek amacıyla yapılandırılmıştır. Filmde yalnızca diegetic sesler kullanılması bilinçli bir tercihtir. Bu tercih sayesinde sadece karakterlerin duyabileceği dünyaya ait sesler; adımlar, kapı sesleri, trafik gürültüsü, parazitli telefon hatları, öksürükler duyulur.
Bununla birlikte, özellikle sessizlik filmde güçlü bir anlatı aracıdır. Daniel’ın yalnız kaldığı sahnelerde (telefonda bekleme, sırada bekleme, form doldurma) sessizliğin kendisi izleyiciyi baskı altına alır. Bu sessizlik, filmin tercih ettiği uzun planlarla da bütünleşir ve bir belgesel estetiği yaratır. Ayrıca filmde tekrar eden otomatik sesli yanıt sistemleri, özellikle iş arama hattındaki soğuk ve mekanik tonlar, insanî ilişkinin insani olmayan teknolojik sistemler tarafından nasıl ortadan kaldırıldığını vurgular.
Sonuç
Sonuç olarak, I, Daniel Blake, neoliberal kapitalist devletin ve onun bürokratik aygıtlarının çıplak bir eleştirisi olarak öne çıkar. Film, çözüm ya da umut vaat etmez; aksine, işçi sınıfının sistematik olarak değersizleştirildiğini, susturulduğunu ve gözden çıkarılabilir hâle getirildiğini açıkça gösterir. Kâr ve verimlilik gibi kavramların fetişleştirildiği bu sistemde, insanların değil, sayıların önceliği vardır.
Daniel ve Katie karakterleri aracılığıyla film, yoksulluğun bireysel bir başarısızlık değil, sınıfsal konum, ekonomik politika ve kurumsal şiddet tarafından belirlenen yapısal bir durum olduğunu sosyal gerçekçilik perspektifiyle ortaya koyar. I, Daniel Blake, yalnızca bir kişinin değil; o kişide temsil edilenlerin, alınan tüm ekonomik ve politik kararların yükünü sırtlayan bir sınıfın hikâyesidir. Ken Loach’un bu filmi, izleyiciye sadece tanıklık etmeyi değil, içinde bulundukları sistemi sorgulamayı ve belki de en önemlisi, birlikte mücadele etmeyi salık verir.


























