Neoliberal çağda yaşama tutunmaya çalışan bir adamın hikâyesi: I, Daniel Blake

“Bir film ne bir siyasi hareket, ne bir parti, ne de bir makaledir.
O sadece bir filmdir. En iyi ihtimalle, halkın öfkesine kendi sesini ekleyebilir.”
— Ken Loach

Giriş

Neoliberalizmin yükselişi ve bürokrasinin giderek karmaşıklaşmasıyla birlikte toplumsal ve bireysel yaşamda eşi benzeri görülmemiş dönüşümler yaşanmıştır. 1980 sonrası dönemde neoliberalizm, ekonomi-politik sahnede yerini almış; bu çoğu zaman özelleştirme ve kemer sıkma politikaları üzerinden işleyen bir süreç olmuştur. Aynı dönemde, modern ve “uygar” devletlerde devlet aygıtının aşırı bürokratikleşmesi gerçekleşmiş; Max Weber’in “demir kafes” olarak nitelendirdiği bu yapı, bir istisna değil, insanın özgürlüğünün ve otonomisinin, resmi ve katı kurallar ile bir kişiliği olmayan otorite eliyle sınırlandığı sistemlerin doğal bir sonucu olmuştur. Ayrıca 2008 küresel finansal krizi de neoliberal ekonominin doğrudan sonuçlarından biridir. Kriz sonrasında Britanya, sosyal refah devletinin geriletildiği, kemer sıkma politikalarının ekonomik sorunlara çözüm olarak benimsendiği bir yönelime girmiştir. Dolayısıyla rasyonel bürokratik devlet yapısı ile neoliberalizmin birleşiminin yıkıcı etkilerini en çok emekçiler, emekliler, dezavantajlı toplumsal kesimler hissetmektedir.

Ken Loach, çok sayıda filmiyle tanınan önemli bir yönetmen olarak, yoksulların deneyimlediği bu zorlukları I, Daniel Blake (2016) adlı filminde başarıyla öne çıkarmaktadır. Filmin temel meselesi, insan ile devlet arasındaki çatışmadır; bu çatışma neoliberal politikalar ve bürokratik mekanizmalar etrafında şekillenir. Film, neoliberal çağda hayata tutunmaya çalışan bir adamın hikâyesidir: Geçirdiği kalp krizi nedeniyle çalışamaz hale gelen orta yaşlı bir marangozun, devlet yardımı almaya çalışırken sistemle yaşadığı çatışmayı ve bu süreçte benzer durumda olan bekar ve iki çocuk annesi bir kadınla yollarının kesişmesini anlatır. Film boyunca izleyici, bu iki sıradan karakterin yaşadığı hayal kırıklıklarına ve mücadeleye tanık olur. Filmin senaryosu Paul Laverty’ye, görüntü yönetmenliği ise Robbie Ryan’a aittir.

Bu çalışmada I, Daniel Blake filminin, neoliberal kapitalist devletin emekçi kesimlereyaklaşımına yönelik radikal bir eleştiri olduğunu ve filmdeki bürokratik zulüm ile yapısal eşitsizliklerin birer tesadüf değil, kapitalizmin ve onun içsel krizlerinin bir parçası olarak sunulduğunu göstermeye çalışacağım.

Karakter Tasarımı

Filmin ana karakteri olan Daniel Blake bir marangozdur, yani mavi yaka bir işçidir. Uzun yıllar marangoz olarak çalıştıktan sonra bir kalp krizi geçirir ve doktoru artık çalışmaması gerektiğini söyler. Ancak, yaşamak için bir gelire ihtiyaç duymaktadır. Fakat sistemin karmaşıklığı buna izin vermez; çünkü yapılan değerlendirme sonucunda “çalışabilir” ilan edilir. Bu noktada, Marx’ın “artık nüfus” olarak tanımladığı toplumsal kesimin Daniel Blake’de cisimleştiği öne sürülebilir. Bu kavram, kapitalizmin artık faydalı bulmadığı ama yine de refah devleti bürokrasisi üzerinden disiplin altına aldığı işçi sınıfı kesimlerini tanımlamak için kullanılır. Kapitalizmin doğal bir sonucu olan bu artık nüfus, ücretleri baskılamak ve işçi sınıfı arasındaki rekabeti körüklemek gibi işlevler görür.

Filmin bir diğer karakteri olan Katie Morgan ise iki çocuk annesidir ve onların bakım sorumluluğu tamamen ona aittir. Üstelik Londra gibi büyük bir merkezden Newcastle gibi çevresel bir bölgeye sürülmüştür. Katie çaresizce iş ve sosyal yardım arayışındadır; ancak kendini önce bir hırsız, daha sonra ise bir seks işçisi olarak bulur. Bu yönleriyle Katie, ekonomik koşullar nedeniyle şehir merkezinden dışlanan, hırsızlık ve seks işçiliği gibi yolları bir çıkış olarak görmek zorunda kalan kadınları temsil eder.

Bu iki karakteri birbirine yaklaştıran birçok ortak özellik vardır. En başta, ikisi de toplumsal yapılar tarafından dışlanmıştır ve bu dışlanma oldukça sert koşullar altında gerçekleşmiştir. Filmin ayırt edici yönlerinden biri, karakterlerin dönüşümünün içsel bir gelişimle değil, doğrudan dışsal ekonomik koşullar tarafından şekillendirildiğini vurgulamasıdır. Bu ortak koşullar, aralarında bir tür sınıf dayanışması yaratır ki bu da neoliberal bireycilik ideolojisinin tam karşısında duran bir duruştur. Film, bu iki karakterin ilişkisini kullanarak böyle bir sisteme karşı direniş ihtimalini gösterir. Yine de bu karakterler, kapitalizme karşı savaşan romantik kahramanlar değildir; aksine bireyin, içinde bulunduğu sınıfsal konumu, ekonomik ilişkileri ve devlet gücü tarafından nasıl inşa edildiğini simgeleyen figürler olarak karşımıza çıkar.

Hikayenin Ana Çatışması

Filmin temel çatışması, birey ile devlet aygıtı arasındaki mücadeledir. Refah devleti anlayışından neoliberalizme geçiş, özelleştirme ve kemer sıkma politikalarıyla devletin sağlık, eğitim gibi yükümlülüklerinden çekilmesini sağlamıştır. Bu sorumluluklar artık kâr peşinde koşan özel şirketlerin eline geçmiştir. Bu durum, özellikle özelleştirme ve kemer sıkma politikaları sonrası Britanya’sında birey ile işlevsiz hale getirilen bürokratik refah sistemi mekanizmaları arasında ciddi bir gerilim yaratmıştır.

Daniel’ın yaşadığı çatışma, devletle olan etkileşimlerinden kaynaklanır: yaptığı itirazlar dikkate alınmaz, ihtiyaçları görmezden gelinir ve fiziksel olarak yapamayacağı işlere başvurması istenir. Bu durum, Marx’ın da vurguladığı biçimiyle, kasıtlı değil ama sermayenin ve bürokrasinin soğuk, insan dışı mantığıyla işleyen yapısal şiddetin doğrudan bir örneğidir.

Daniel, bu sistemle nasıl baş edeceğini bilemez; ancak sistemin kendisini nereye konumlandırdığını fark eder. Filmin sonunda söylediği son sözler, durumun hem trajik hem de sert gerçekliğini açıklar:
“Ben bir müşteri, bir hizmet kullanıcısı değilim. Tembel, beleşçi, dilenci ya da hırsız değilim. Bir Ulusal Sigorta Numarası ya da ekranda bir nokta da değilim.”
Bu sözler, kapitalist devletin yurttaşlarına insan olarak değil, birer tüketici ve vergi numarasıolarak yaklaştığını ortaya koyar.

Katie’nin yoksulluğa ve seks işçiliğine sürüklenişi de ekonomik ve ataerkil baskıların nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Film onun seçimlerini dramatize etmez, aksine, bu süreci neoliberal güvencesizlik bağlamında kaçınılmaz olarak resmeder.

Ayrıca anlatı yapısı da tekrarlar etrafında döner: tekrar eden başvurular, erişilemeyen çağrı hatları, iş merkezlerine gitmek gibi anlamsız ama zorunlu görevler döngüsel biçimde sunulur. Bu yapı, kapitalist bürokrasinin ezici ritmini tekrara dayalı anlatı biçimiyle yansıtır.

Mekân Kullanımı (Setting)

Mekân, filmdeki temel çatışmanın etkilerini görünür kılan önemli bir diğer unsurdur. Soğuk sokaklar, tekdüze apartman blokları ve şehir manzaraları gibi dış mekânlar, karakterlerin hem duygusal hem de maddi yabancılaşmalarını yansıtır. İç mekânlar ise, yani Daniel’ın evi ile Katie’nin dairesi, çift anlamlı bir işleve sahiptir. Başlangıçta Daniel’ın evi, işçi sınıfına özgü bir mütevazılık, güven ve özen hissi taşır. Ancak zaman ilerledikçe evdeki eşyalar kaybolur, düzen bozulur ve mekân giderek bir harabeye dönüşür. Benzer şekilde Katie’nin evi başlangıçta yeni bir başlangıç hissi verse de ekonomik koşulların etkisiyle hızla bozulur ve dağılır.

Gıda bankası gibi kamuya açık alanlar, bir yandan yoksulların yaşadığı utancı, öte yandan dayanışma potansiyelini temsil eder. Katie karakteri, bu iki duygu, onur ve umutsuzluk, arasındaki gerilimi bedeninde taşır. Ayrıca bu tür kurumlar ilk bakışta ihtiyaç sahiplerine hizmet ediyormuş gibi görünse de yakından bakıldığında yalnızca bağımlılık ürettiklerirahatlıkla anlaşılabilir.

Film boyunca orta-üst sınıftan hiçbir karaktere veya onların yaşadığı alanlara yer verilmemesi, bu kesimlerin fiziksel ve sosyal olarak uzak ve erişilmez olduğunu gösterir. Bu durum, neoliberal sistemin sınıfsal doğasını ve mekânsal ayrışmalar üzerinden yeniden üretilen katmanlaşmayı gözler önüne serer: yoksullar yoksul kalır, zenginler daha da zenginleşir. Dolayısıyla, bu filmdeki mekân kullanımı yalnızca önemsiz bir arka plan işlevi görmez; sınıfsal ayrımları derinleştirir ve ekonomik eşitsizliğin mimari, coğrafya ve şehir planlaması yoluyla nasıl kurumsallaştığını somutlaştırır.

Kostüm, Makyaj ve Nesneler

Filmde kostüm kullanımı, karakterlerin ekonomik koşulları tarafından belirlenen toplumsal kimliklerini temsil eder. Daniel’ın kıyafetleri işlevsel, sade ve pragmatik biçimdedir; bu da aşırı tüketim toplumuna karşı sessiz bir direnç olarak okunabilir. Estetik ya da lüks kaygılardan uzak, tamamen kullanışlılık odaklıdır.

Katie’nin kıyafetleri de başta oldukça sıradandır. Ancak seks işçiliğine yönelmek zorunda kaldığında kostümündeki değişim, izleyicide rahatsızlık ve hüzün yaratır. Bu değişim, kapitalist sistemde kadın bedeninin nasıl son çare olarak metalaştırıldığını gösterir.

Makyaj ise filmde neredeyse yok denecek kadar az ve tamamen gerçekçidir. Katie’nin ve Daniel’ın yüzleri, film ilerledikçe daha yorgun, solgun ve çökmüş görünür. Bu da fiziksel ve duygusal tükenişin görsel temsiline dönüşür.

Kamera Açıları ve Görsel Kompozisyon

Görsel kompozisyon ve kamera kullanımı, filmin realist tarzını pekiştiren temel araçlardandır. Daniel’ın İş ve İşçi Bulma Kurumu’ndaki görüşmeleri veya Katie’nin gıda bankasındaki duygusal çöküşü gibi sahneler, uzun ve kesintisiz planlarla çekilmiştir. Bu, izleyiciye duygusal bir “kaçış” sunmak yerine, onları sert bir gerçekliğe doğrudan maruz bırakır.

Bu sahneler çoğunlukla orta ya da geniş planlarla ve gerçek zamanlı çekilmiştir. Kurgudan gelen duygusal manipülasyonlar neredeyse hiç yoktur; bu da izleyiciyi rahatsız edici ama etkili bir tanıklık konumuna yerleştirir.

Özellikle İş ve İşçi Bulma Kurumu sahneleri, katı simetrik yapılar ve derin alan kullanımıile çerçevelenmiştir. Bu görsel yapı, bürokratik kurumların soğuk ve kinsana yabancı doğasını yansıtır. Yönetmen ve görüntü yönetmeni, seyirciye kaçış ya da rahatlık sunmak yerine, onları sistemin sertliğiyle yüzleşmeye zorlar.

Ses ve Zaman Kullanımı

Filmde ses ve zaman kullanımı da diğer estetik öğeler gibi, gerçekçiliği artırmak, rahatsızlık yaratmak ve kapitalist sistemin eleştirisini derinleştirmek amacıyla yapılandırılmıştır. Filmde diegetik olmayan müzik hiç kullanılmaz. Bu tercih sayesinde sadece karakterlerin duyabileceği dünyaya ait sesler; adımlar, kapı sesleri, trafik gürültüsü, parazitli telefon hatları, öksürükler duyulur.

Özellikle sessizlik, filmde güçlü bir anlatı aracıdır. Daniel’ın yalnız kaldığı sahnelerde (telefonda bekleme, sırada bekleme, form doldurma) sessizliğin kendisi izleyiciyi baskı altına alır. Bu sessizlik, filmin tercih ettiği uzun planlarla da bütünleşir ve bir belgesel estetiği yaratır. Ayrıca filmde tekrar eden otomatik sesli yanıt sistemleri, özellikle iş arama hattındaki soğuk ve mekanik tonlar, insanî ilişkinin insani olmayan teknolojik sistemlertarafından nasıl ortadan kaldırıldığını vurgular. 

Sonuç

Sonuç olarak, I, Daniel Blake, neoliberal kapitalist devletin ve onun bürokratik aygıtlarının çıplak bir eleştirisi olarak öne çıkar. Film, çözüm ya da umut vaat etmez; aksine, işçi sınıfının sistematik olarak değersizleştirildiğini, susturulduğunu ve gözden çıkarılabilir hâle getirildiğini açıkça gösterir. Kâr ve verimlilik gibi kavramların fetişleştirildiği bu sistemde, insanların değil, sayıların önceliği vardır.

Daniel ve Katie karakterleri aracılığıyla film, yoksulluğun bireysel bir başarısızlık değil, sınıfsal konum, ekonomik politika ve kurumsal şiddet tarafından belirlenen yapısal bir durum olduğunu ortaya koyar. I, Daniel Blake, yalnızca bir kişinin değil; aynı zamanda, alınan ekonomik kararların yükünü sırtlayan bir sınıfın hikâyesidir.

Ken Loach’un bu filmi, izleyiciye sadece tanıklık etmeyi değil, sorgulamayı ve belki de en önemlisi direnmeyi salık verir.

Önceki İçerikOkur Mektubu: Bu eksikliklerle dolu sisteme dur demek istiyoruz!
Sonraki İçerikSabancı Üniversitesi’nde keyfi burs kesintilerine son!