Nitelikli eğitim yok, rejime sadakat var: 8 Nisan atamalarının gün yüzüne çıkardıkları

8 Nisan 2025’te açıklanan 2025 Yılı Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumlarına Öğretmen Atama ve Yönetici Görevlendirme sonuçları rejime sadakat uğruna nitelikli eğitimden ödün verilmesi ve sendikal ayrımcılık gibi sorunları daha da derinleştirdi.

Mülakatların denetime kapalı olması ve hükümet yanlısı sendikalara tanınan ayrıcalıklar eğitim kadroları içerisinde rejime yakın yapılanmayı güçlendirme niyetini çok belirgin bir şekilde ortaya koydu.

Durum sadece eğitim emekçilerinin bireysel mağduriyetinden ibaret değil, tüm bu uygulamalar AKP iktidarının eğitimi kendi çıkarları uğruna araçsallaştırma çalışmalarının birer parçası.

Atamalar, öğrencilere nasıl sonuçlar getirdi?

Bakan Yusuf Tekin “40 yıldır aynı okulda çalışan öğretmenler var. Diğer öğretmenlerin de bu okullarda çalışmaya hakkı yok mu?” sözleriyle atamaların sonuçlarından biri olan sürgünleri örtbas etmeye çalışmıştı.

Ortada gözle görülür bir durum var, yıllarca aynı okulda görev yapmış pek çok eğitim emekçisinin görev yerinin değiştirilmesi, esasen öğrenci-öğretmen dayanışmasını zedelemek adına bir araç olarak kullanılıyor. Neredeyse her dönem başı kadroların değiştiği okullarda öğrencilerin, öğretmeniyle nasıl sağlıklı ve güvenilir bir bağ kurması beklenilebilir? Bir adım öteye geçelim: Birbirlerini neredeyse hiç tanımayan öğretmen ve öğrenciler nasıl ortak bir dayanışma zemini yaratabilir, nasıl bu zemini siyasi bir niteliğe büründürebilir? Atamaların ana hedeflerinden biri açıkça bu ihtimalin önüne geçmek.

Atamalarla beraber, yine Bakan Yusuf Tekin’in keyfiyetine göre şekillenen müfredatın her yenilendiğinde daha fazla mizojinist, lgbti+ düşmanı, dinci ve gerici nitelik taşıması da elbette tesadüf değil. Dahası, bu zihniyet yalnızca müfredatla sınırlı kalmıyor. Atanan hükümet yandaşı idari yöneticiler, okullarda kadın-erkek eşitsizliğini derinleştirmekten geri durmuyorlar. Keyfi uygulamalar sonucu kıyafetleri, fiziksel özellikleri ve kişisel tercihleri bahane edilerek öğrencilerin baskılanması, kadın ve erkek öğrenciler arasındaki iletişime müdahale edilmesi gibi nice örnekler, öğrenciler üzerindeki baskıların ne kadar şiddetlendiğini bize her geçen gün daha da net gösteriyor.

Lise öğrencilerinin başkaldırısı

Lise öğrencileri, atamalar sonucunda Türkiye’nin birçok yerinde eylemler gerçekleştirdi. Yıllardır AKP’nin baskı araçlarıyla zayıflattığı liseli öğrenci mücadelesi öğretmenlerinin yanında olduğunu bir kez daha hep bir ağızdan haykırdı. Ancak yükselen bu mücadele dalgasına rağmen bu eylemliliğin bir önderliğinin olmaması, dönemin siyasi koşullarında liseli öğrencilerin taleplerinin kamuoyunda yankı bulmaması ve bu taleplerin muhalif kesimlerce sahiplenilmemesi; çok daha ötesine geçilebilecek bir dinamik varken bu eylemlerin tek kazanımının “Atamaların resen durdurulması” oldu. Halihazırda gerçekleşen atamalar ise geri çekilmedi.

Bilanço pek olumlu gözükmese de şunu aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekiyor: Liseliler susmadı, susmayacak! Atamalara karşı gerçekleşen bu mücadele yarım kalmış olabilir, ancak lise öğrencileri içerisinde mücadele dinamiği hep var. Bizim en acil görevimiz ise bu mücadele dinamiğini tamamına erdirecek bir eylem programının hayata geçirilmesi.

Laik, bilimsel, demokratik ve anadilde eğitimin uygulanması, proje okullarının kapatılması, atamaların geri çekilmesi, ÇEDES Protokölü’nün derhal iptal edilmesi; demokratik, rejim yanlısı siyasi propagandadan arınmış, kapsayıcı bir müfredatın hazırlanması acil taleplerimizin başında geliyor.

Liseli öğrencileri yalnızlaştıran uygulamalara karşı okullarda sınırsız örgütlenme özgürlüğünü elde etmemiz gerekiyor. Bunu da ancak ve ancak mücadelemizle kazanabiliriz. Liselerde Öğrenci Temsilcilikleri’nin demokratik ve adil şekilde yürütülmesi, liselerde Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları’nın kurulması bu bakımdan bir hayli önemli talepler. İlki -önceki lise eylemliliğinin tamamına ermemesinin sebeplerinden biri olarak tespit ettiğimiz- önderlik eksikliğimizi giderirken, ikincisi ise her geçen gün şiddetini artıran mizojinist ve lgbti+ düşmanı saldırılara karşı bir savunma hattı oluşturmamızı sağlayacak.

Son olarak unutmamamız gereken şey, bütün bu talepleri ancak öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin birleşik mücadelesiyle kazanabilecek olmamız. Nasıl ki rejim tüm örgütlülüğü ile liselerde hem öğrencilere hem de emekçilere karşı ortak bir saldırı programı izliyorsa, bizim de bu saldırılara karşı öğrenciler ve emekçiler olarak ortak bir mücadele programına ihtiyacımız var. Bu bağlamda bütün lise öğrencilerini laik, bilimsel, demokratik ve anadilde eğitim mücadelesinin etrafında birleşmeye çağırıyoruz ve tekrardan söylüyoruz:

“Maarif susar mı sandınız!”

Yaşasın demokratik lise mücadelemiz!

Yaşasın birleşik mücadelemiz!

Laik, bilimsel, demokratik ve anadilde eğitim!

Önceki İçerikZırhlı Tren’in sözü: Okullar açılırken Tek Adam rejimine karşı mücadeleyi büyütelim
Sonraki İçerikÜcret, Fiyat ve Kâr üzerine inceleme