Marx’ın 20 ve 27 Haziran 1865’te 1. Enternasyonal’deki konuşmasından derlenen Ücret, Fiyat ve Kâr; Marksist ekonomiye giriş için en uygun kaynaklardan biri olarak kabul edilir. Konuşmasında, o dönemde John Weston’ın öne sürdüğü (1) ulusal üretim miktarının değişmez olduğu, (2) satın alınabilecek meta miktarının değişmez olduğu savlarını çürütür.
Marx konuşmasını, Kapital’in 1. Cildinin yayınlanmasından 1 yıl önce yapmış olsa da metin Marx’ın ölümünden sonra kızı tarafından kitaba çevrilip yayınlanmıştır.
İnceleme
Marx, kitabın ilk yarısında Weston’ın ücretlere yapılan artışın meta fiyatlarını artıracağı yönündeki savını çürütmeyi hedefler. Bu savın yansımalarını, kapitalist iktisatçıların enflasyonun sorumluluğunu ücret artışlarına ve dolayısıyla emekçilerin omuzlarına yüklemeye çalışması örneğinde olduğu gibi bugün bile görebiliyoruz. Marx’a göre işçi sınıfının bütünü ücretlerde gerçekleşen bir artışla yalnızca geçim araçlarına yöneliyorsa; bu metaların talebinde yaşanacak artışla ilk başta fiyatların yükseleceği, sonradan ise fiyatların dengeleneceği doğrudur. Ancak lüks tüketim araçlarını üreten kapitalistlerin ürettiği metalara olan talep artmadığından bu sanayi kollarındaki kâr oranları düşecektir. Bunun sonucu olarak sermaye kâr oranlarının yüksek olduğu sanayi kollarına aktarılacaktır. Ayrıca ücret oranlarındaki yükselme geçim kaynağı olan metalara ulaşımı değiştirmezken lüks metaların fiyatlarında düşüşe ve kâr oranlarında genel bir düşüşe sebep olacaktır. Öbür yandan, eğer ki ücret artışı işçilerin geçim kaynakları dışındaki metalara yönelmesiyle sonuçlanıyorsa zaten bunun işçilerin alım gücünü artırdığını ve dolayısıyla işçiler üzerinde enflasyonun doğrudan pek de olumsuz bir etkisisnin olmadığını kanıtlamaya gerek yoktur.
Marx’ın üzerinde durduğu bir diğer olgu da metaların fiyatlarının nasıl belirlendiğidir. Weston’ın “metaların fiyatlarının ücretler ile belirlendiği” iddiasının aksine Marx, meta fiyatlarının değerleriyle, yani içlerinde somutlanan toplumsal emek miktarıyla orantılı olduğunu söyler. Bir metanın fiyatının hesaplanmasında o metanın üretimi boyunca somutlanmış bütün emek miktarını (o metanın üretiminde kullanılan makinedeki emek miktarı, metanın hammaddesinin elde edilmesinde kullanılan emek miktarı, taşınmasında kullanılan emek miktarı…) dahil eder ve böylece metanın pazar fiyatına ulaşır.
Kitabın belki de en önemli noktalarından biri olan işverenlerin nasıl kâr ettiği sorusu Marx tarafından cevaplanır. O zamana kadar kârın metanın değerinin üzerinde bir fiyat belirlenerek arasındaki farktan sağlandığı öne sürülürken Marx, büyük ölçekte kapitalistin metalarını değerinden yüksek bir fiyata satıp kâr edemeyeceğini açıklar. (Farz edelim ki kapitalist, çalışanlara onların metada somutladığı emek değerinde ücret versin. Öyleyse kapitalistin metanın kendi değerinin üzerinde fiyat belirleyip satmasıyla yapabileceği tek şey çalışanlara verdiği ücret kadarını geri alabilmektir. Bu durumda kapitalistin kâr etme gibi bir şansı yoktur.) Kapitalist, işçinin emek gücünün yenilenmesi için yeterli olan çalışma süresinden fazla çalıştırır. İşçinin çalıştığı bu arta kalan süreden elde edilen artık-emek ise kapitalistin mülkiyetinde artık-ürüne dönüşür; bu artık-üründe somutlaşan artık-değer ise kapitalistin kârının kaynağıdır. Bu durumda eğer ki işçi günde 4 saat çalışarak hayatta kalabiliyorsa kapitalist işçiyi 8 saat çalıştırıp kalan 4 saatten kâr eder. Hâl böyleyken kapitalistin işçiyi sömürerek elde ettiği artık-değeri işçinin talep etmesinden daha meşru bir şey yoktur.
Bu sebeplerden dolayı ücret artışı talepleri herhangi bir enflasyonun sebebi değilken işçinin mevcut durumunu korumaya ve proletarya ile burjuvazi arasındaki gelir eşitsizliği makasının iyice açılmasını önlemeye yarar. Elbette emekçiler, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sonlandırılmadan hiçbir zaman ürettikleri artık-değerin tamamına sahip olamayacaklar ve basit ücret artışları sömürüyü sonlandırmayacak. Yine de; işçilerin en temel haklarına, ücret artışı mücadelelerine yönelik amansız bir saldırıdan başka bir şey olmayan “enflasyonu ücret artışlarının yarattığı” yönündeki safsatanın sonuna kadar karşısında durmaktan daha doğal bir pozisyon olamaz. Bu 1865’te Marx’ın kaleminden çıktığında da böyleydi, 2025’te Türkiye’nin dört bir yanında emekçiler enflasyonla mücadele adı altında TÜİK enflasyonundan bile düşük “zamlara” mahkum edilirken de böyle. Yüksek enflasyonun ve alım gücünün düşüşünün sorumlusu emekçiler değil, faturanın da emekçilere kesilmesine izin vermeyeceğiz! Bunun yolu ise en başta işçileri yüksek enflasyon altında ezdirmemekten, ücretlerinin enflasyon sebebiyle erimesini önlemekten geçiyor. Bu sebeple ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talep ediyoruz. Öne çıkardığımız bu taleple gerçek bir mücadelenin yolunu açabilir, Marx’ın kaleme aldığı teorik doğruları somut bir pratik mücadele içerisinde hayata geçirebiliriz.




















