Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Topluluğu tarafından gerçekleştirilen ve 6 hafta süren iktisat felsefesi atölyesine dair değerlendirmeyi okurlarımızla paylaşıyoruz.
İktisat ve felsefe yan yana görmeye aşina olmadığım iki kelimeydi, atölyenin duyurusunu gördüğüm andan sonra kafamda “iktisadın felsefesi nasıl bir şey olabilir ki acaba?” gibi sorular oluştu. Hem atölyenin duyurusunun sebep olduğu bu soruya bir yanıt bulmak için hem de iktisat okuması yapmak isteyen birisi olarak bu isteğimi daha fazla ertelememek adına atölyeye katılma kararı aldım.
Benim için atölyenin en ilgi çekici haftaları, sırayla, Marx, Ricardo, Smith (emek-değer teorisi) ve Walras, Jevons, Menger, (marjinal değer teorisi) okuduğumuz ilk üç haftaydı. Günümüzde marjinal değer teorisi dediğimiz fikir üniversitelerin ekonomi derslerinde sorgulanmadan kabul ediliyor. Böyle bir ortamda bu fikrin üzerine sorgulamak, eleştirel düşünmek ve bunun alternatiflerini göz önüne almak iç açıcı bir deneyimdi. Atölyenin temel yaklaşımı da bu sorgulama sürecini kolaylaştırıp anlamlı kılıyordu.
Atölyede metin içeriklerini yalnızca teorik bir biçimde ele almak yerine onların üretildikleri koşulları ve dönemlerindeki düşünce ortamını da göz önüne almak ve daha sonrasında pratikte hangi sonuçlara yol açtığını değerlendirmek, yani iktisat teorisini bağlamına oturtarak incelemek, muhtemelen kendi başıma uygulamakta zorlanacağım fakat geriye baktığımda kesinlikle yararını gördüğüm bir yaklaşımdı. Örneğin bu oturumlarda marjinal değer teorisini Bentham’ın ahlak teorileriyle bağdaştırdık. Bu ahlak teorisine göre insanların isteklerini ve hareketlerini denetleyen iki unsur var: haz ve acı. Bireyler her şeyi hazlarını, yani faydalarını, maksimize etme ve acılarını en aza indirme motivasyonuyla yaparlar. Aynı zamanda hazzın ve acının niceliği bazı faktörler üzerinden bilimsel olarak hesaplanabilir ve böylece toplam faydayı maksimize etmesi gereken politik kararlara rehber olacak somut veriler üretilir. Marjinal değer teorisi bunu kabul ederek topluma kendi başına hareket eden kolektif bir bütün olarak bakmak yerine kendi çıkarını kovalayan bireylerin toplamı olarak görür. Bu anlayışa bireyci metodoloji deniyor. Bireyci metodoloji, Marx’ta okuduğumuz bütüncül ve sınıf temelli analizlerin dışına çıkıp toplumdaki davranışları tekil insanların fayda maksimizasyonuna indirgiyordu. Mevcut teorileri bu bağlamdan okumaya başlamak yadsınamaz bir bilimsel gerçek olduğu iddia edilen anlatıların temellerinin aslında hiç de aynı ölçekte kabul görmeyen felsefi temellere ve varsayımlara dayalı olduğunu fark etmemi sağladı. Bunun sonucunda hem en baştaki soruma daha tatmin edici bir yanıt buldum hem de bir felsefe öğrencisi olarak iktisada halihazırda ilgilendiğim bir alandan yaklaşabileceğimi fark ettim.
Üzülerek kaçırdığım Keynes oturumunun ardından konumuz, Keynes dönemindeki müdahaleci politikaların yarattığı koşullara karşı yükselen neoliberalizmdi. Okumalarımız, neoliberalizmin doğrudan politik uygulamalarına önayak olan Milton Friedman’ın yazılarını kapsıyordu. Bu okumalarda bana şaşırtıcı gelen şey Friedman’ın yazılarının hedef kitlesinin herhangi bir insan yerine, zaten özgürlükçülüğü vazgeçilemez bir değer olarak kabul eden kişiler olmasıydı. Fikirlerini sanki ideolojik olmayan anlatılarmış gibi gizlemeye çalışmasına rağmen her bir sayfada işlerin böyle olmadığı net bir şekilde görülüyordu. Kitlelerin kapitalizme neden uzak durduğunu yapısal olarak sorgulamıyor, hatta serbest piyasanın kendi sorunlarını çözeceğini düşündüğünden azınlıkların bu sisteme mesafeli durmasını bir “paradoks” olarak nitelendiriyordu. İnsanların neoliberalizmden edineceğini iddia ettiği çıkarlar ise gülünçtü. Örneğin kendi idealleri altında herkesin istediği politik fikri savunma özgürlüğü olacaktı. Sosyalist propaganda yapmak bile, gerekli basın araçlarına sahip olan birisi bundan kâr edeceğini düşündüğü sürece mümkündü. Fakat onun çerçevesinde özgürlüğün kusursuz işlemesi, aslında kurulan bu serbest piyasa çarkının dışına çıkılamaması ve ona zıt herhangi bir siyasi tahayyülün imkansız kılınması anlamına geliyordu. Yani özgürlükçü olmayan kimsenin isteklerinin gerçekleşmemesi güvence altına alınıyordu. Eğer Friedman’dan farklı düşünüyorsanız sorun yok, çünkü onun sisteminde gerçeğe dönüşme ihtimali olmayan fikrinizle istediğinizi yapabileceksiniz! Bana göre bu oturumun en verimli kısmı neoliberalizmin uygulanışı hakkında konuştuğumuz bölümüydü.
Şili’deki CIA darbesi ve akabinde Chicago’da Milton Friedman tarafından yetiştirilmiş Şilili öğrencilerin yeni rejimde görev alıp öğretildikleri neoliberal politikaları uygulamaları üzerinde durduk. Başta Şili olmak üzere bu politikaların uygulandığı yerlerde yüksek işsizlik, insanlık dışı çalışma koşulları, fakirlik, servetin yukarı dağılımı gibi sonuçlar neoliberalizmin en başından beri belli sınıf çıkarlarını gözeten bir yaklaşım olduğunu yeniden gözler önüne serdi.
Bu atölyede işlenen konuların benim açımdan önemi her seferinde kendini belli etti. Bütün oturumların sonunda konu bir şekilde günümüz dünyasına ve mevcut politik çerçeveye bağlanıyordu, uygulanan iktisadi politikaların birbirleriyle ilişkilerini, amaçlarını, sonuçlarını ve bu sonuçların sınıflar için ne anlam ifade ettiğini uzunca konuşuyorduk. Altı haftalık bu atölyeyi bitirdiğimde, atölyeden şu düşünceyle ayrıldım: İktisat salt teorik bir disiplin olarak kendi içinde peşinden koşulmaya ne kadar değerdir bilemiyorum. Ancak politik bir araç olarak hayatımızı doğrudan bu denli etkileyebildiğinden bugünü daha iyi anlamlandırmak ve geleceği daha isabetli öngörebilmek adına kesinlikle önemsenmesi gereken bir alan.



