1 Mayıs’ta Kimle Olmalı?

“Taksim’e mi Kadıköy’e mi gideceksin?” Bu soruyu bir arkadaşım bana geçen sene 1 Mayıs’tan birkaç gün önce sormuştu. “Taksim,” demiştim emin bir şekilde. Kadıköy’e gitmenin ne anlamı olacaktı ki? Orası ‘bize’ izin verilen yerdi, daha ileriye gitmeliydik. Ben ileri gitme kararı almıştım. Ama ‘bize’ ne olmuştu? Tek başıma gitme kararı almadım herhalde. Yanımda birileri olacaktı. Ancak bu ‘biz’ biraz küçülmüştü. Zırnık koklatılan ve daha ileriye gitmesi gereken ‘biz,’ gençlik örgütleri, birtakım öğrenciler ve birkaç sendika olmuştu. Ve ‘bizim’ Kadıköy’de toplanmamıza izin verdirecek bir gücümüz bile kalmamıştı. Öyle ki, kimimiz, en örgütlü ve en “cesur” olanlarımız, bahsettiğim 1 Mayıs günü ara sokaklarda, bir grup insan olarak polis şiddetine maruz kaldık; işçi sınıfının tarihsel birlik ve mücadele gününde sınıfımızın geniş kesimlerinden uzak, “bir başımıza” gözaltına alındık. Kalanlarımız, örgütsüz ve deneyimsiz olanlarımız, gözaltına alınmamak için sokakta slogan bile atamadık. En kötüsü, hedefimiz olan Taksim’e ulaşamadık bile. 1 Mayıs’ı ya nezarethanelerde geçirdik ya da Mecidiyeköy’den geri dönmek zorunda kaldık.

Geriye dönüp baktığımızda, Taksim’e ulaşamamızın en önemli sebebi güçsüzlüğümüz olarak görünüyor. Ancak bu güçsüzlüğümüz yalnızca Taksim’i zorlamayı tercih eden mücadeleci insanların sayısının az olması veya 1 Mayıs günü lojistik hareket planının yetersizliği gibi teknik sebeplere indirgenemez. Meselenin özü, neredeyse her zaman olduğu gibi, politik.  Evet, “biz” daha ileriye gitmeliydik. Ama bu “biz” kimdi? Emekçi yığınlardı. Tarihimizde Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğu örneklere baktığımızda bu dönemlerde işçi sınıfı mücadelesinin ve bu mücadeleyle yakından ilintili olan Kürt halkının özgürlük mücadelesinin kitlesel anlamda olağanüstü yükselişte olduğunu, bu mücadelelerin ulusal düzeyde siyasete doğrudan etki edecek güçte olduğunu, toplumsal muhalefetin bu mücadelelerin ışığında ciddi bir güce sahip olduğunu ve Türkiye’de demokratik alanın şu anda olduğundan çok daha geniş olduğunu görüyoruz. Taksim’e giden yol salt iradi müdahalelerden değil, bu koşulların yarattığı politik müdahale zemininden geçiyor. Durumumuz maalesef ne 2025 yılında buna yakındı ne de şu an buna yakın.

‘Biz’ hep beraber emekçi yığınlar başta olmak üzere ve onların örgütlü liderliğinde (hatırlamalıyız ki 1 Mayıs onların bayramı) halkın cinsiyeti, cinsel yönelimi, etnik kimliği veya engelli pozisyonu yüzünden ezilen kitleleriyle 1 Mayıs’ta ileriye gitmeliyiz. Dahası, ancak böyle ileri gidebiliriz. Çünkü ayrı ayrı güçsüzüz. Karşımızda organize şiddet aygıtları olan bir devlet bulunuyor. Bunun karşısında örgütsüz ve parça parça duramayız. Birlikte olmamız için ise birlikte mücadele etmemiz gerekiyor. Sınıfın en geniş kitlelerini ikna etmeden, “yaparsak olur” düşüncesine kapılırsak bu sene de hüsrana uğrarız. Sınıfın birleşik mücadelesini ilan edemeyiz, ancak inşa edebiliriz.

Bahsettiğim sendikalı işçilerin ezici çoğunluğunun üye olduğu ve şu anda en geniş emekçi yığınların örgütlü liderliği olmaya en yakın olan TÜRK-İŞ ve DİSK Taksim’de toplanacağını duyurmadı. O zaman bizim orada olmamız ne anlam ifade ediyor? Elimizde iyi kötü örgütlü bir işçi liderliği Taksim’e gidelim demiyorsa biz nasıl Taksim’e gideceğiz?

Her ne kadar ben böyle desem de elimizdeki örgütlü işçi liderliğinin ‘kötü’ olması birçok insan için sorun teşkil ediyor. Öyle de olmalı tabii ki ama bu soruna nasıl yaklaşmalıyız? Yapmamamız gereken şey o liderliğin başındaki insanlara seslenmek. Maalesef birçok gençlik örgütü bu metodu deniyor ve böylece 1 Mayıs’ta bayramını kutladığımız işçi kitleyi es geçiyorlar. Fark etmiyorlar ki o konfederasyonların gücü onlara üye olan işçilere bağlı ve ancak yine o işçilerin baskısıyla değişebilirler. Sendikal bürokrasi Kadir-i Mutlak, hareket ettirilemez bir yapı değil. Bürokratlar tabandan gelen işçilerin baskısıyla pekâlâ hiç almak istemeyecekleri kararlara zorlanabiliyorlar. Geçtiğimiz senelerde üç benzemez konfederasyonun yayımladıkları ortak mücadele çağrısı, ardından Türk-İş’in Tandoğan Meydanı’nda örgütlemek zorunda kaldığı yüz bin emekçilik miting bu durumun en net göstergesi. Bürokrasiyi hareket ettirmek mümkün; bunu sadece tabandaki emekçiler başarabilir.

Peki, “ileri gitmek” sadece 1 Mayıs’ta Taksim’e gitmekten mi ibaret? 1 Mayıs önemli bir gün ama geriye kalan ve emekçilerin tek tek yaşamak zorunda olduğu 364 günde ‘ileriye gitmek’ ne demek? Ben buna örnek olarak Özel İtalyan Lisesi grevinin kazanılmasını ve oradaki öğretmenlerin toplu iş sözleşmesi yapabilmesini veriyorum. Genel olarak işçi sınıfının durumuna baktığımız zaman, ileri gitmek maalesef çok asgari hedeflerden oluşuyor. Çünkü işçi sınıfı çok kayıplar verdi. Örneğin, emekçilerin yaklaşık yüzde 50’sinin aldığı asgari ücret açlık sınırının altında. Hal böyleyken 1 Mayıs’ta da durum farklı olamaz. O zaman işçi sınıfının yılın bütün günlerinde kazanmasını istiyorsak ne yapmalıyız? İşçi sınıfının örgütlülüğü zaruri ve bunu ancak sınıfın içinde çalışarak yapabiliriz. İstanbul’da 1 Mayıs’a katılacak olan sendikalı işçiler ezici çoğunlukla Kadıköy’de olacaklar. Sınıf içinde çalışmaya neden 1 Mayıs’ta başlamayalım?

Bu yıl da maalesef Taksim’in kapıları işçi sınıfına açılmayacak. Bu, işçi sınıfı mücadelesinin içerisinde bulunduğu durumun yılın bir günündeki sadece bir sonucu. Bana gelince, ben bu sefer Taksim’i zorlamayacağım. Bu sefer Kadıköy’e gideceğim. İdeal bir 1 Mayıs geçirecek miyiz orada? Hayır. Her ne kadar 1 Mayıs Kadıköy’ü İstanbul’da işçi sınıfının toplamıyla buluşmak için sahip olduğumuz en iyi fırsat olsa da sendikal bürokrasinin sınıfı seferber etmemek için harcadığı yoğun mesai sonucu mümkün olandan çok daha az bir işçi kitlesi 1 Mayıs alanlarında olacak. Bürokratların sendikalar ve konfederasyonlar arası kavgaları, bu kavgalar sonucu sınıfın acil taleplerinin kürsüde kendine yer bulamadığı, farklı meydanlarda kopuk kopuk gerçekleştirilecek bir 1 Mayıs olması da cabası. Ama beni heyecanlandıran şeyler yine de var. Mesela, 1 Mayıs’a katılacak bir işçi dostumdan duyduğum gibi, orada bu yıl gerçekleşen işçi mücadelesinin bakiyesiyle yüzleşmek. Sınıfımın yanında olmak, en acil ihtiyaçlarımız yolunda sendika bürokratlarına rağmen taleplerimi işçi kitlelerinin yanında haykırmak. Daha güçlü, daha kitlesel 1 Mayıslar için ilk adımı sınıfımla beraber atmak.

Önceki İçerikSaldırılar münferit değil, sistemin sonucudur!