Home Manset NATO Zirvesinin Ardından: Türkiye Gerçekte Ne Kazandı?

NATO Zirvesinin Ardından: Türkiye Gerçekte Ne Kazandı?

NATO Liderler Zirvesi

Zırhlı Tren Yayın Kurulu’nun notu: Aşağıdaki okur mektubunda NATO’nun yapısına dair -bilhassa hiyerarşisinde çözülme işaretleri olduğu ve endüstrinin askeri kapasitesinin yerini aldığına dair- öne sunulan tezler Zırhlı Tren’in NATO’ya dair politik analizini tümüyle yansıtmamaktadır.

 

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinin sonuç bildirgesine baktığımızda çoğunlukla bilinen cümlelerden oluşan altı paragraf görüyoruz. Zirvenin asıl çıktısı bildirgede değil, bildirgenin etrafında imzalanan sözleşmelerde ve kurulan yeni mekanizmalarda. Savunma yatırımları ve askeri destekler için yüz milyarlarca dolarlık yeni anlaşmalar imzalanırken ittifakın 2026 toplam savunma bütçesinin de 1,8 trilyon doları aşacağı, bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 11 büyüyeceği açıklandı. Ortaya çıkan metin bir güvenlik belgesinden çok bir sanayi programına benziyor. Son zamanlarda sık sık duyduğumuz NATO 3.0 denilen kavram da aslında bu: emperyalist savaş örgütü, askeri örgüt olmaktan çıkıp talebi kendisi yaratan, üretim kapasitesi kuran ve üreticilerle doğrudan sözleşme imzalayan bir yapı halini alıyor.

Bununla bağlantılı olarak zirvenin en az konuşulan ama en önemli çıktılarından birisi de finansman ayağı. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu dokuz ülke savunma projelerine 134 milyar dolara varan ucuz finansman sağlayacak bir banka kurma niyetini açıkladı. Merkezi Kanada’da olması planlanan bankanın 2027’de faaliyete geçmesi öngörülüyor. Girişimin arkasında JPMorgan, Deutsche Bank, ING gibi kurumlar var. Finans kapitalin savaş ekonomisine doğrudan kredi açan kendi kalkınma bankasını kurduğunu ve “kalkınma” kavramının içeriğini de kendi amaçları doğrultusunda silahlanma olarak yeniden tanımladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin bu bankaya kurucu ortak olarak girmesi de teknik bir ayrıntıdan ibaret değil. Savaş sanayisi yatırımlarının finansmanı, gittikçe bir borç ilişkisine bağlanıyor. Bu borç ilişkisi de bağımlılığın en doğal biçimi.

Türkiye’nin zirveden çıkardığı söylenilen kazanımlar da bu çerçevenin içinde analiz edilmeli. Savaş sanayisi ve hava saldırısı konusunda imzalanan çok uluslu programlarda Aselsan ve Roketsan gibi şirketler önemli rollerde yer alacak. F-35 dosyasında ise Trump’tan olumlu ama bağlayıcı olmayan bir sinyal alındı. S-400 gerekçesiyle konan yasal engel hala yerinde duruyor. Basında “Türkiye ne kazandı?” başlığıyla sunulan tablonun gerçek adı ise taşeronluktan başka bir şey değil. Türkiye savunma sanayii ihracatı milyarlarca dolar seviyesine ulaşmış bir ülke ve bunun yarısından fazlası NATO ülkelerine, özellikle Rusya endişesiyle alımlarını büyüten Doğu Avrupa ülkelerine yapılıyor. Ankara’daki zirvenin bu eğilimi güçlendirdiğini söyleyebiliriz: Türkiye, ittifakın kendi üretim açığını hızla kapatacak yedek kapasite görevini üstlendi. Türkiye’nin 1950’lerden bu yana süren emperyalizmin ileri karakolu olma görevi bugün askeri ve endüstriyel kapasiteye dayanan bir yedek ordu olma görevine dönüşüyor. Bu ilişkideki bedeli ödeyecek olan da savaş sanayisiyle ilişkili şirketlerin patronları ve hissedarları değil, bizzat o sektörün içinde çalışan emekçiler.

Zirvenin bölgesel çıktıları ayrıca savaş riskinin ne kadar yakın olduğunu da gösterdi. ABD tam da NATO’nun düşmanlarını ve sınırlarını yeniden tanımladığı bu toplantının ortasında İran’la ateşkesin bittiğini duyurdu. Türkiye ise müzakereler sürerken komşusuna yönelen saldırı hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Yine Ankara’da Suriye’nin terör listesinden çıkarılacağı açıklandı ve Şam yönetiminin yeri tescillendi. Aynı zirvede Trump bir ittifak üyesinin toprağını işgal etme tehdidini yineledi ve Avrupa’daki asker mevcuduyla gözdağı verdi. Bir sonraki zirveye tarih bile verilmedi, Arnavutluk toplantısı askıya alındı, Çin’e ilişkin ifadeler “stratejik rekabet” düzeyinde kaldı. Bunlar bir ittifakın iç tartışmaları değil, bir hiyerarşinin pazarlıkları. Bu hiyerarşide Türkiye’nin yeri de sadece emperyalist işgal ittifakına sunduğu hizmetin güncel değerinden ibaret.

Zirvenin bazı çıktıları da içeride hissedildi. Valilik 28 Haziran-10 Temmuz arasında on üç gün boyunca Ankara genelinde her türlü eylemi, gösteriyi ve bildiri dağıtımını yasakladı. Buna rağmen yüzden fazla eylemci başkentte gözaltına alındı. Sosyalist örgütlere dönük “önleyici” operasyonlar yapıldı, gazeteciler tutuklandı, RTÜK yayıncılara yeni talimatlar gönderdi, üniversite öğrencilerine yurttan tahliye kararı çıkarıldı, yaz okulları iptal edildi veya uzaktan yapıldı. Aynı günlerde Ekrem İmamoğlu’ndan üç ayrı davada aynı gün savunma yapması istendi ve verilen tepki üzerine bu savunma hakkı da fiilen kullanılamaz hale geldi. Bunlar zirveyi bahane ederek emperyalist ittifakın verdiği gücü toplumsal muhalefeti ezmek için kullanma hamleleridir. Bütçesini militarize eden bir düzen, bu koşullar altında siyaseti de militarize etmek zorundadır. Emperyalist bir savaş ittifakının meşruiyetiyle ayakta duran bir rejim için bu zirve, tam da bu nedenle iç politika için büyük bir araçtır.

Ankara’dan çıkarılacak sonuç basitçe şudur: ittifak kendi hiyerarşisinde çözülme işaretleri verirken endüstriyel kapasitesi hızla büyümektedir ve Türkiye de bunun içine daha derin biçimde yerleşmiştir. Sözleşmeler imzalanmış, banka kurulmuş, standartlar bağlanmış, ihracat rakamları büyütülmüştür. Karşılığında ülkenin üstlendiği şey, kendi güvenlik ihtiyaçlarından bağımsız bir durumda mevzi olmak, cepheye yakın durmak ve bunun ekonomik faturasını da emekçi halka kemer sıkma politikalarıyla ödetmektir. Kendi savunma sanayisinin ihracat rakamlarıyla övünen bir ülke, o rakamların kimin ihtiyaç listesinden çıktığı ve hangi amaçlara yönelik olduğu konusunda hesap veremediği sürece bu alanda bağımsızlıkla, kendine yetinebilmekle övünemez. Türkiye içerisindeki NATO üsleri kapatılmadan, NATO’dan tavizsiz biçimde çıkılmadan ve silahlanmaya ayrılan kaynaklar da sağlık, eğitim ve konut gibi halkın acil sorunlarına yöneltilmeden ne bağımsızlıktan ne de barıştan söz edilebilir.

 

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir Zırhlı Tren okuru