Bu yazı slingers collective isimli websitesinde yayınlanmıştır. Zırhlı Tren tarafından çevrilmiştir.
İran’da öğrenci mücadelelerinin tarihi, neredeyse ülkenin ilk üniversitesi kadar eskidir. 1934 ve 1935’teki ilk öğrenci protestoları ve grevlerinden günümüze kadar üniversiteler, geniş bir politik ve sendikal mücadeleler yelpazesine tanıklık etmiştir. Belirli tarihsel anlarda bu mücadelelerin etkisi, bizzat üniversitelerin çok ötesine uzanmıştır. Şah rejimine karşı protestolardan İslam Cumhuriyeti’ne karşı protestolara kadar üniversiteler, direnişin başlıca kalelerinden biri olmayı sürdürmüştür. Ne yazık ki üniversitelerin tarihsel seyrinin eksiksiz bir dökümü bu metnin kapsamının dışında kalmaktadır. Bununla birlikte, üniversite mücadelesinin bugününü anlamak için en azından Aralık 2017-Ocak 2018 protestolarına (Dey ayaklanması) dönmek gereklidir. Bu protestolar, İslam Cumhuriyeti’ne karşı mücadelede yeni bir evreyi işaret etmişt ve kendinden önceki süreçle net bir kopuş yaratmıştı. Bu protestolar, 1979 Devrimi’nden bu yana coğrafi ölçekleri bakımından benzeri görülmemiş nitelikte olmalarının yanında niteliksel olarak da devrimci bir siyasi öznenin ortaya çıkışına işaret ediyorlardı. Bu özne, resmi ve seçim odaklı siyasetin ötesinde yeni bir siyasi pratik biçimi yaratmak üzere sokaklara çıkmıştı. Bu nedenle Dey ayaklanması, kadın hareketinden ezilen etnik grupların mücadelelerine, emek ve sendikal seferberliklere kadar güncel mücadelelerin tamamını şekillendirmiştir. Aynı zamanda, sonraki yıllarda birbiri ardına gelen kitlesel ayaklanmaların da zeminini hazırlamıştır. Üniversiteler, bu siyasi sarsıntılardan azade kalmadı.
Ocak 2018 protestoları sırasında öğrenciler, üniversite ile sokak arasında simgesel bir mekân olan Tahran Üniversitesi’nin ana kapısının önünde toplandılar ve burada “Reformistler, muhafazakârlar, oyun bitti” sloganını yükselttiler. Bu slogan, Ocak ayaklanmasının merkezi siyasi anlamına somut bir ifade kazandırıyordu: resmi siyasetin ve bu siyasetteki reformist-muhafazakâr ikililiğinin reddi. Bu öğrenciler, birkaç yıl önce yükseköğretimdeki neoliberal politikaların öğrenci yaşamını giderek zorlaştıran somut etkilerine karşı örgütlenmeye başlamış olan öğrencilerin ta kendileriydi. Öğrenciler, Öğrenci Sendikası olarak bilinir hale gelen yapı aracılığıyla faaliyet yürüterek, her iki resmi siyasi kanadın da üniversite temsilcileri tarafından derin biçimde hayal kırıklığına uğratılan ve bu kanatların politikalarından uzaklaşan öğrencileri kendi saflarına çekmeyi başardılar.
Öğrenci sendika konseylerinin sağladığı kurumsal alanı kullanan bu aktivistler, öğrenci sendikası talepleri etrafında yürütülen kampanyalar aracılığıyla hem reformist hem de muhafazakâr kampların altında yatan ortak sınıfsal siyaseti teşhir ettiler. Böylece bu iki siyasi akıma bağlı öğrenci örgütlerinin meşruiyetini daha da zayıflattılar. Sendikal mücadelelerini yeni bir düzeye taşıyan ise Dey ayaklanması oldu. Talepleri, açıkça siyasi bir nitelik kazandı. Bu dönüşüm, “Reformistler, muhafazakârlar, oyun bitti” ve “Ekmek, İş, Özgürlük” gibi sloganlarda yansımasını buldu.
Bu gösterilerin hemen ardından yetkililer geniş çaplı bir baskı operasyonu başlattı. Sendikal hareketle ilişkili birçok aktivist ve öğrenciler tutuklandı. Takip eden aylarda, önde gelen birçok aktivist uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı. Eşzamanlı olarak, öğrenci sendika konseylerinin kuruluşu ve işleyişine ilişkin bir dizi yasal kısıtlama ve mevzuat değişikliği, bu kurumları hareketin örgütsel platformları olarak ciddi ölçüde zayıflattı. Bu anlamda, Öğrenci Sendikası hareketinin Ocak 2018 protestolarına katılımı, hem siyasi görünürlüğünün zirvesini hem de kademeli gerilemesinin başlangıcını temsil etti.
Öğrenci sendikası hareketini krize sürükleyen güvenlik baskısının sonuçlarının ötesinde, başka bir kriz daha ortaya çıktı: hareketin siyasi boyutu, sendikal (ekonomik) boyutundan daha güçlü hale geldikçe, daha önce kabul gören “sendikal (ekonomik) mücadele siyasidir” önermesi bazı aktivistler ve öğrenci kesimleri arasında tartışma konusu oldu. Bu soruya verilen farklı yanıtlar, hareket içinde bölünmelere yol açtı.
Verilen yanıtlardan biri, siyasi alandan geri çekilip yalnızca öğrenci sendikası taleplerine odaklanmaktı. Bu tutumu benimseyenler, üniversite sendikası hareketin büyük bölümünün öğrenci hareketi ile üniversite dışındaki mücadeleler arasında bağlar kurma çabalarını, hareketin asıl misyonundan bir sapma olarak değerlendirdiler. Bu çabaların örneklerine 2018 ve 2019’da rastlanabilir. Haft Tappeh Şeker Kamışı Şirketi ve Ahvaz Çelik Kompleksi’ndeki işçi grevleri ile ülke genelindeki öğretmen grevleri sırasında, üniversite sendikası hareketine bağlı öğrenciler üniversite kampüslerinde dayanışma mitingleri düzenlediler. “Biz işçilerin çocuklarıyız; onların yanında duracağız”, “Öğrenciler, işçiler, öğretmenler, birlik” gibi sloganlar yükselttiler ve grevdeki işçilerin “Ekmek, İş, Özgürlük, İşçi Konseyleri” sloganını tekrarladılar. Bunun yanında, yayımladıkları bildirilerde üniversitenin konsey temelli yönetimi fikrini savundular. Öğrenci Günü protestosu sırasında Tahran Üniversitesi’nde öğrenciler, bir başka simgesel dayanışma eylemiyle 2019 Fransız Sarı Yelekliler Hareketi’yle özdeşleşmiş sloganlardan birini yükselttiler: “İran, Fransa, Irak, Lübnan, Şili… Mücadele bir: kahrolsun neoliberalizm!”
Aynı yılın ilerleyen döneminde, akaryakıt fiyatlarındaki artışla başlayıp kanla bastırılan ülke çapındaki Kasım 2019 ayaklanması sırasında, çeşitli üniversitelerdeki öğrenciler halk protestolarına destek gösterileri düzenlediler. Devletin yanıtı bir kez daha baskı oldu. Birçok öğrenci tutuklanmasını hapis cezaları takip etti. Dikkat çekici bir vakada, sivil giyimli güvenlik güçleri bir ambulansla üniversite kampüsüne girerek birçok eylemciyi tutukladı.

Kasım 2019 olayları, “Sendikal mücadele siyasi midir?” sorusunu bir kez daha gündeme getirdi. Ancak bu kez bazı aktivistlerin yanıtı, bizzat sendikal mücadelenin kendisinden bile geri çekilmek oldu. Bu eğilimin tohumları Ocak 2018 protestolarının ardından zaten belirmişti, ancak zamanla üniversiteler içinde daha görünür hale geldiler. Genişleyen bir toplumsal mücadeleler dalgasını karşısında bulan bu eğilim, öğrenci sendikacılığı faaliyetini siyasi gerçeklikten bir geri çekiliş olarak yorumladı ve bu tür bir faaliyeti, devrimci koşullar altında anlamını yitirmiş bir sendikalizm biçimi olarak bir kenara attı. Oysa öğrenci sendikasının faaliyet alanına giren meseleler, sınıfsal baskıyı dolaysız ve yaşanan bir deneyime dönüştürüyordu. Üniversite içinde sınıf mücadelesini mümkün kılan, tam olarak bu sendikal mücadelelerin gelişimiydi. Bu mücadeleler, İslam Cumhuriyeti’nin despotik karakterine karşı diğer öğrenci aktivizmi biçimleriyle birlikte, üniversite dışındaki diğer baskı biçimlerine karşı mücadelelerle bağlar kurma olanaklarını da yarattı.
Eşzamanlı olarak var olan bir durum, 2010’lar boyunca öğrenci sendikası hareketi içinde sınıf eksenli bir siyasi perspektifi temsil eden akımın, devlet baskısına ve ardından gelen iç çatışmalara karşı direnmek için gerekli siyasi örgütlenmeden ve kurumsal yapıdan yoksun olmasıydı. Bu zafiyet, o kuşak ile bir sonraki öğrenci aktivistleri kuşağı arasında bir kopukluğa sebep oldu. Sendikal faaliyetin ötesinde daha geniş siyasi bağlar kurmaya yönelik girişimlerin olduğu anlar olsa da bu çabalar geçici ve büyük ölçüde bireysel inisiyatiflere bağlı kaldı. Sonuç olarak, kalıcı örgütsel sonuçlar üretmeyi başaramadılar. Bir başka ifadeyle, üniversite içinde uzun vadeli bir siyasi stratejinin yokluğu, hareketin enerjisinin neredeyse tamamının anlık mücadelelerle tüketilmesi anlamına geldi. Eski öğrenci aktivistleri kuşağı mezun olduğunda, siyasi çizgilerinin ya da örgütsel miraslarının üniversiteler içinde neredeyse hiçbir izi kalmadı.
Tüm bu gelişmeler bir araya gelerek öğrenci sendikası hareketinin gerilemesini hızlandırdı. COVID-19 pandemisi sırasında yüz yüze üniversite eğitiminin iki yıl boyunca askıya alınması ve bunun sonucunda öğrenci kitlesiyle yüz yüze temasın kaybedilmesi, harekete fiilen son darbeyi vurdu.
Üniversitelerin Nisan 2022’de yeniden açılmasının ardından, büyük ölçüde yeni bir kuşak yükseköğretimde yerini almıştı. Pandeminin yol açtığı iki yıllık kesinti nedeniyle bu kuşağın, yukarıda anlatılan tarihle maddi bağı çok daha zayıftı. Öğrencilerin refah koşullarının kötüleşmesine karşın yalnızca birkaç münferit öğrenci sendikası eylemi açığa çıkabildi. Bununla birlikte, söylem düzeyinde önceki mücadelelerin geleneği canlılığını korudu.
Ne var ki yalnızca birkaç ay sonra, Jina (Mahsa) Amini’nin öldürülmesi ve ardından gelen protestolar durumu kökten değiştirdi. Üniversiteler bir kez daha alev aldılar ve aylar boyunca ulusal ayaklanmanın merkezinde yer aldılar. Öğrenci eylemleri, Jina Ayaklanması’nın daha ilk günlerinde başlamıştı. Bu eylemler, sokaklarda gelişen mücadelelerle doğrudan bağlantılıydı ve başından itibaren siyasi nitelikteydi. Sonuç olarak, öğrenci aktivizmi önceki döneminden belirgin biçimde farklılaştı.

Öğrencilerin benzeri görülmemiş bir ölçekte bir araya gelmeleri, İslam Cumhuriyeti’ne karşı daha radikal sloganlar ve daha çatışmacı eylem biçimleri doğurdu. Öğrenciler, Basij milislerinin ve üniversite güvenlik güçlerinin saldırılarına karşı fiziksel olarak direndiler. Kadın öğrenciler kampüstlerde başörtülerini yaktı. Öğrenciler, kütüphaneler ve yemekhaneler gibi cinsiyete göre ayrılmış mekânları birlikte işgal ederek bu ayrıma meydan okudu: üniversite yemekhanelerinde kadınları ve erkekleri birbirinden ayıran bölmeleri kaldırdılar, üniversite avlularını ve lobilerini de karma cinsiyetli beslenme alanlarına dönüştürdüler. Bu tür eylemler, yaygın direniş biçimleri hâline geldi.
Protestoların ilk haftasının sonunda devletin yanıtı kitlesel bir tutuklama dalgası oldu, ardından çeşitli üniversiteler birkaç haftalığına çevrimiçi eğitime geçirildi. Ancak bu karar, beklenmedik biçimde, ulusal düzeyde öğrenci grevlerini engelleyen kilidi kırdı. Üniversitelerdeki öğrenciler eşgüdümlü grevler örgütlemeye başladı ve zamanla bazı akademisyenlerin de desteğini kazandılar. Çeşitli üniversitelerde protestolar grevlerle birlikte sürdü. Bazı durumlarda güvenlik güçleri, protestoları bastırmak için kampüslere bile girmek zorunda kaldı.
Öğrenci tutuklamalarının devam etmesi, hareketi ayakta tutan bir başka güç hâline geldi: öğrenciler, tutuklu sıra arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep ederek eylemlerini sürdürdü. Baskının boyutu, önceki dönemlerle kıyaslandığında benzeri görülmemiş düzeydeydi. Jina Ayaklanması’nın yalnızca ilk üç ayında en az 600 öğrenci tutuklandı. Bu tutuklamaların çoğu, sosyal ilişkiler ağlarını tahrip etmeyi ve kolektif örgütlenmeyi imkânsız kılmayı amaçlıyordu. Tutuklamalarla birlikte, yaklaşık 10.000 öğrenci üniversite disiplin kurullarına sevk edildi. Bu öğrencilerin yaklaşık 3.500’ü disiplin cezası aldı. Bu cezalar arasında resmi uyarılar, bir veya daha fazla dönem için okuldan uzaklaştırma, üniversite yurtlarından atılma ve hatta üniversiteden kalıcı olarak ihraç edilme yer aldı.
Baskı meselesinin ötesinde, ayaklanma sırasında ortaya çıkan kolektif örgütlenme biçimleri de önceki dönemden belirgin biçimde farklılaştı. Önceki dönemin öğrenci aktivizmi, sınırlı ama gerçek bir örgütlenme düzeyine sahipti. Bu örgütlenme, sürdürülegelmiş öğrenci sendikası mücadeleleri ve öğrenci sendika konseylerinin sağladığı kurumsal kapasiteler aracılığıyla inşa edilmişti. Halbuki Jina Ayaklanması sırasında protestoları örgütleyen ve yöneten gruplar, esas olarak arkadaşlık ağları ve enformal çevreler aracılığıyla oluşmuştu. Ayaklanma boyunca bu gruplar, örgütlü veya net bir yapıya sahip siyasi örgütlere hiçbir zaman dönüşmediler.
Kuşkusuz, büyük ölçüde açık ve kamusal faaliyete dayanan önceki örgütlenme biçimlerini olduğu gibi yeniden kurmak, ağır baskı koşulları altında etkili olmayacaktı. Ne var ki gizlilik koşullarında uygulanabilir bir alternatif de geliştirilmedi. Bu gruplar kendilerini yalnızca “[Üniversite Adı] Öğrencilerinden Bir Grup” imzasıyla yayımlanan bildirilerle temsil ettiler, süreç içinde de daha istikrarlı bir kolektif kimlik geliştiremediler. Örneğin, bu gruplar ne herhangi bir anda üyelerinin anonimliğini korurken kendilerini örgütlü gruplar olarak kamuoyuna ilan ettiler ne de üniversiteler içinde örgütlü siyasi faaliyeti sürdürmeye yönelik uzun vadeli bir proje ya da strateji de formüle ettiler. Ayaklanma kademeli olarak sönümlendikçe, bu gruplar ya tamamen dağıldı ya da yeniden enformal arkadaş çevrelerinin ötesine geçmeyen formlara dönüştü.
Jina Ayaklanması sırasındaki öğrenci protestolarının bir başka ayırt edici özelliği, çarpıcı bir çelişkiyi barındırmasıydı. Bu dönemde üniversiteler, hem en ilerici hem de en gerici sloganların yeniden üretildiği mekânlar hâline geldiler. Örneğin monarşist grupların ayaklanmaya kendi gündemlerini dayatma girişimlerine yanıt olarak öğrenciler, “Zalime ölüm, ister Şah olsun ister Yüce Lider” ve “Ne monarşi ne Yüce Liderlik; demokrasi ve eşitlik” gibi sloganları tekrar tekrar haykırdılar. Jina Ayaklanması sırasında grevdeki işçilere destek olarak öğrenciler ayrıca “Petrol işçilerimiz bizim yılmaz önderlerimizdir”, “Öğrenciler, işçiler; birlik, grev” ve “Öğrenciler ve işçiler, ön safta birlikteyiz” sloganlarını yükselttiler.
Tüm bunlarla beraber, yaygın biçimde yükseltilen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının yanı sıra, üniversiteler cinsiyetçi hakaretler, homofobik ifadeler ve cinsel şiddete göndermeler içeren sloganlarla da yankılandı. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının özgürleştirici potansiyelini etkisizleştirmek amacıyla eklenen gerici “Erkek, Vatan, Refah” sloganı, üniversite kampüslerinde neredeyse başka her yerden daha sık tekrarlandı.
Bu örnekler, Jina Ayaklanması sırasında üniversitelerin hem umut verici hem de derinden kaygı uyandırıcı siyasi potansiyelleri bir arada sergilediğini göstermektedir. Üniversitelerin hem sınıfsal bileşimini hem de taleplerinin niteliğini önemli ölçüde değiştirmiş olan yükseköğretimin metalaşmasındaki yoğunlaşmaya karşın, üniversiteler içinde çoğulcu bir siyasi sesler yelpazesi varlığını sürdürdü. Önceki döneme kıyasla var olan önemli fark ise şuydu: her ne kadar bu gerici eğilimler bazı öğrenciler arasında geçmişte de mevcut olsa da öğrenci sendikası hareketinin hegemonik konumu nedeniyle siyasi seferberlik kapasitesinden yoksundular. Oysaki Jina Ayaklanması sırasında bu eğilimler de daha geniş öğrenci protestoları içinde kendilerini öne çıkarabildiler.
Jina Ayaklanması’’nın sönümlenmesinden sonra, baskının artçı şokları aylarca sürdü. Öğrencileri hedef alan yeni kısıtlayıcı düzenlemeler yürürlüğe kondu. Örneğin izleyen akademik yılda üniversiteler, hükümetin zorunlu kıyafet kurallarına uymayan öğrencileri cezalandırmayı amaçlayan yeni kurallar benimsedi. Bazı durumlarda bu öğrencilerin kampüse girişi kısmen engellendi. Kadın güvenlik görevlileri, zorunlu örtünme kurallarını uygulatmak ve öğrenci kimlik kartlarına el koymak üzere kampüslerde görevlendirildi, böylece kadın öğrencilerin üzerindeki baskı daha da arttı. Tüm bu “önlemler”, dağınık ve sınırlı direniş eylemleriyle karşılandı.
Ertesi yıl, bu baskı biçimleri kademeli olarak hafifler ve disiplin cezalarının sayısı azalırken, üniversitelere yönelik sınıf temelli saldırılar yeniden yoğunlaştı. Bunların en açık örneklerinden biri, izin verilen azami öğrenim süresinin bir dönem kısaltılmasıydı. Aynı zamanda öğrencilerin yaşam koşulları, özellikle yurtların ve üniversite yemek hizmetlerinin düşük kalitesi ve artan maliyeti, öylesine keskin biçimde kötüleşti ki öğrenci kitlesinin bir bölümü kademeli olarak sendikal taleplere ve kolektif eyleme geri döndü.
Ancak beklendiği üzere, üniversitenin sınıfsal bileşimindeki değişimler bazı sendikal taleplerin niteliğini de dönüştürdü. Taşeronlaştırma ve özelleştirmenin doğrudan sonucu olarak kötüleşen yemek kalitesine ve artan fiyatlara karşı yaklaşık mevcut akademik yılın başında on üniversitede sürdürülen eylemler gibi tümüyle meşru protestoların bir yana, üniversitelerdeki başka eylemler bizzat üniversitelerin içindeki kaygı verici toplumsal değişimleri gözler önüne serdi.
Bunun açık bir örneği, Şubat 2025’te K. N. Tusi Teknoloji Üniversitesi’nde bir grup öğrencinin, üniversitenin kampüslerinden birinin bir işçi sınıfı mahallesinde bulunduğu gerekçesiyle eylem yapmasıydı. Bu öğrenciler kendilerini güvende hissetmediklerini öne sürerek polisten mahalleliye karşı koruma talep ettiler, hatta özel araçları için güvenli otopark tesisleri talebiyle bir oturma eylemi bile düzenlediler.
Bu durum, öğrenci kitlesinin siyasi olarak homojenleştiği anlamına gelmemekte. Örneğin yalnızca bir yıl sonra, aynı üniversite yemeklerin kalitesine ve maliyetine karşı en uzun soluklu protestolardan birine tanıklık etti. Bu eylemler sırasında öğrenciler, yükseköğretimin metalaşmasına karşı sloganlar da yükseltti. Bu dönemde, Jina Ayaklanması sırasında olduğu gibi, göreli güçlerinde bazı kaymalar yaşansa da hem ilerici hem de gerici siyasi potansiyeller üniversiteler içinde görünür olmayı sürdürdü. Nihayetinde ise Aralık 2025 ve Ocak 2026’daki son halk eylemleri dalgaları sırasında, eylemlerin yarattığı fırsatları etkili biçimde kullanabilen gruplar, örgütsel bütünlük ve siyasi hazırlıklarını geliştirmiş gruplar oldu.
Eylemler sırasındaki ilk öğrenci protestosu, 29 Aralık 2025 gecesi Tahran Üniversitesi Yurdu’nda gerçekleşti. Öğrenciler, “Ne kışla ne işletme, yaşasın üniversite!” sloganını yükseltti. Bu slogan, öğrenci hareketinin önceki yıllardaki sınıf eksenli geleneğini hatırlatıyor, hem İslam Cumhuriyeti’nin üniversiteyi “güvenlik önlemlerine” boğmasına hem de hükümetin neoliberal politikalarından biri olarak yükseköğretimin metalaştırılmasına karşı bir muhalefeti ifade ediyordu. Slogan, o dönemde Pehlevi yanlısı yayın organlarının eşgüdümlü medya saldırılarının hedefi hâline geldi.
Bu protestonun niteliği, iki hafta önce standart öğrenim süresini aşmış öğrencilerin yurtlardan atılmasına ve üniversite yemeklerinin fahiş fiyatlarına karşı başlamış olan protestoların mantığını yansıtıyor ve sürdürüyordu. Eylemci öğrenciler bildirilerinde üniversite öğrencilerinin, işçilerin, öğretmenlerin, hemşirelerin, örgün eğitimdeki öğrencilerin, kadınların ve azınlıkların yaşadığı ortak acıyı üreten kâr güdümlü bir sistemin çarklarına direnmekten söz ettiler. Ancak üniversite ile toplum arasındaki sınıfsal ilişkiyi dile getiren bu sesler, hızla susturuldu.
30 Aralık 2025’te Tahran Üniversitesi’ndeki eylemde, eylemcilerin çoğu “Zalime ölüm, ister Şah olsun ister Yüce Lider” sloganını atıp açık bir despotizm karşıtı yönelim ifade etmelerine karşın, aynı zamanda “Diktatörlükten nefret ediyoruz; pazarın[1] yanındayız” sloganını da attı. Bilinçli olsun ya da olmasın, bu slogan, üniversitedelerdeki önceki protestoları karakterize eden sınıfsal içeriği tamamen yok etti.
İzleyen günlerde, üniversitelerin birbiri ardına kapatılıp çevrimiçi eğitime geçirildiği protestoların ikinci haftasının başlangıcına kadar, birkaç başka üniversitede de eylemler gerçekleşti. Bu eylemlerdeki baskın sloganlar, İslam Cumhuriyeti’ne yönelik negatif[2] sloganlardı. Pehlevi yanlısı sloganlar ve hatta “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı görece marjinal kaldı. Ancak eşzamanlı olarak, bu eylemler içerisinde Pehlevi akımına yönelik ciddi bir siyasi muhalefet de ortaya çıkmadı.
8-9 Ocak 2026 katliamında öldürülenler için yasın kırkıncı gününden ve bazı üniversitelerin yeniden açılmasından sonra, savaşın patlak vermesine ve üniversitelerin yeniden kapatılmasına kadar geçen sürede yaşanan öğrenci protestoları, önceki protestolardan belirgin biçimde farklı bir nitelik taşıyordu. Rıza Pehlevi yanlısı akımın örgütlü varlığı, Ocak 2026 protestoları sırasında sokak eylemlerinin yadsınamaz bir özelliği hâline gelmişti. Bu durum, akımın üniversitelere yayılması için uygun koşulları yarattı.
Pehlevi yanlısı öğrenci kitlesi, sokaklardaki “Pehlevi Örgütü” deneyiminden ders çıkarmıştı. Bu kez üniversiteye daha örgütlü bir biçimde müdahale etmeyi hedeflediler. Mart 2026’da açıkça Pehlevi yanlısı ve sol karşıtı ilk sloganların ortaya çıkışı, aktivistlerini artık koşulların Pehlevi Örgütü’nü üniversite kampüslerine yaymaya elverişli olduğuna ikna etti ve Aslan ve Güneş Derneği’ni kurmanın zamanının geldiği sonucuna vardılar.
Bu türden ilk dernek, Pehlevi yanlısı bir öğrenci medya organı tarafından duyuruldu. Ertesi günden itibaren, birbiri ardına farklı üniversitelerin adını taşıyan Aslan ve Güneş Dernekleri’nin varlıkları ilan edildi. Varlıklarını ilan eden derneklerin sayısı an itibariyle 70’e ulaşmış durumda. Bu derneklerin kuruluşlarının zamanlaması ve biçimi, derneklerin merkezi olarak eşgüdümlü bir talimattan ve önceden var olan bir örgütsel plandan kaynaklandığına işaret etmekte.
Bu duyuruların bir kısmının uydurma olması ve bu “derneklerin” bir bölümünün anlamlı hiçbir örgütsel varlığa sahip olmaması muhtemeldir. Yine de, o dönemde protestolara katılan üniversitelerin en azından çoğunluğunda, Pehlevi akımıyla özdeşleşmiş sloganların yükseltildiği bir gerçek. Bu sloganların öğrenciler arasında ne ölçüde kabul gördüğünden bağımsız olarak, önemli olan nokta, Pehlevi akımının üniversite kampüslerindeki örgütlü ve açıkça saptanabilen varlığıdır. Bu durum, Pehlevi Örgütü’nün öğrenci medya kolunun, muhaliflerinin çoğunun aksine, kendisini medya faaliyetiyle sınırlamadığını göstermektedir. Bunun yerine bu kol, sosyal ağlarını belirli bir siyasi proje etrafında konsolide etmeyi ve etkili müdahale için kendisini örgütlemeyi hedeflemiştir.
Tüm bunlar olurken üniversiteler içinde başka sesler de yükseliyordu. Neredeyse her siyasi akım tarafından benimsenebilecek olan İslam Cumhuriyeti’ne yönelik salt negatif sloganların ötesinde, az sayıda öğrenci Pehlevi akımına açıkça karşı çıkarak farklı bir siyasi ufku dile getirdi. Bu öğrencilerin bir kısmı, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganını ortak bir referans noktası alarak alternatif bir koalisyon kurmaya çalıştı. 26 üniversiteden bağımsız öğrenci aktivistlerinin imzasını taşıyan ortak bir bildirinin ardından, öğrencilerin koordinasyon ve örgütlenme organı işlevi görmesi amaçlanan bir medya koalisyonunun kurulduğunu duyurdular. Kendilerini üniversitelerin siyasi ve sendikal mücadele geleneklerinin mirasçıları olarak sundular.
Yukarıda gösterildiği gibi, son yıllarda üniversitenin siyasi ve sendikal mücadelelerinin belirleyici özelliklerinden biri, bu mücadelelerin sınıfsal içeriği olmuştur. Bu mücadeleler, sürekli bir biçimde kâr mantığına ve üniversite içindeki sınıfsal tahakkümün dayatılmasına meydan okumuştur. Siyasi açıdan, despotizme karşı muhalefeti işçilerle, öğretmenlerle, kadınlarla ve diğer ezilen gruplarla ve onların mücadeleleriyle dayanışmayla birleştirmişlerdir. Buna karşılık, bu yeni koalisyonun büyük ölçüde kısa ömürlü ve medya odaklı faaliyetleri, mevcut sınıfsal yapıya karşı direnişin öncelikli kaygıları arasında yer almadığını ortaya koyuyor. Nitekim koalisyon, siyasi çoğulculuğa saygı gösterme ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı birliği koruma adına, Pehlevi akımının bile somut ve örgütsel faaliyetlerini kendi medya platformları aracılığıyla duyurmaktan geri kalmadı.
An itibarıyla savaşın henüz durulmadı ve İran üniversitelerinde yüz yüze eğitim hâlâ tam olarak normale dönmedi. Önümüzdeki akademik yılda, “zafer” umudunun tamamını yabancı askeri müdahaleye bağlamış olan Pehlevi akımın diğer kesimleri gibi öğrenci kanadı da kendisini yeniden tanımlama konusunda muhtemelen güçlüklerle karşılaşacaktır. Ne var ki Aralık 2025-Ocak 2026 protestoları sırasında madun sınıfların bir bölümünü kendi sınıf düşmanlarının adını kurtarıcıları olarak haykırmaya iten umutsuzluk duygusu ortadan kalkmak bir yana, derinleşmiş vaziyettedir.
Pehlevi adının üniversite kampüslerinde belirmesini “solun son kalesinin ele geçirilmesi” olarak kutlayanlar, örgütlenmeyi ve sempatizanlarını pekiştirmeyi sürdürecektir. Üniversiteler içerisinde bu akıma karşı koyma konusunda hâlâ asgari bir kapasiteye bile sahip olan güçler, bu akımı bir kez daha ciddiye almayı reddeder ya da geçmişin başarısız yöntemlerini yeniden tekrarlamakla yetinirlerse, yukarıda anlatılan yıkıcı sonuçlar tekrarlanacaktır.
Bu nedenle, bu koşulları isabetli biçimde kavrayamamak, bir sorumsuzluk ve ihmal eylemidir. Üniversitenin madun sınıfların çıkarlarına hizmet eden bir toplumsal kurum hâline gelmesi isteniyorsa, hem iktidardaki gerici güçlere hem de iktidarı ele geçirmeyi bekleyen gerici güçlere karşı eşzamanlı olarak disiplinli ve örgütlü bir mücadele yürütmek gerekmektedir. Böyle bir mücadele, hem devrimci teoride hem de devrimci pratikte ciddi bir örgütsel bütünlük gerektirir ve açıkça tanımlanmış bir siyasi strateji altında somut bir eylem programı geliştirebilecek nitelikte olmalıdır. Böyle bir mücadele aynı zamanda, üniversite dışındaki mücadelelerle organik bağlar kurarak kendisini tek ve örgütlü bir kolektif bünye içinde konumlandırmalıdır.
[1] Eylemleri Tahran Pazarındaki esnafın ayaklanması tetiklemişti, “pazar” ifadesi buna referans veriyor.
[2] Bir şey talep etmemesine binaen.
























