2026 Haziran ayında KYK yurtlarında kalan 4 sıra arkadaşımızın kaldıkları yurtlarda ölü bulunduğu haber yapıldı. Bazılarının ölümü şüpheli olarak kayıtlara geçti ve soruşturma başlatıldığı açıklandı. Bazılarınınsa intihar sonucu öldüklerini biliyoruz. Bu olayların öğrencilerde tedirginlik yaratmasına rağmen resmi bir açıklama yapılmadı.
Maalesef ki devlet yurtlarında kalan öğrencilerin ölümleri yeni bir olay değil. 2022 yılında Akdeniz Üniversitesi (AÜ) kampüsündeki KYK yurtlarında kalan üç öğrenci Mayıs-Haziran aylarında intihar etmişti. AÜ öğrencileri geç vakitlerde yurtta kaldıkları odaya gitmekte zorlandıklarını, yurtlarda dini propaganda yapıldığını ve öğrencilerin sorunlarının yönetim tarafından dinlenmediğini belirtmişlerdi. Aynı zamanda gelecekten umutsuz olduklarını, kaygılandıklarını ve bu kaygıdan bir çıkış yolu aradıklarını açıkladılar. Öğrenciler dini propagandanın durmasını ve yurtlarda bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen ‘manevi danışmanlık’ sisteminde vücut bulan ‘dini danışmanlık’ yerine psikologlar tarafından yapılabilecek rehberlik servisi talep ettiler. Bunun üzerine AÜ yönetimi yurtlara psikologlar görevlendirmişti.
4 yıl sonra yurtta kalan öğrencilerin sorunları yine benzer durumda: yurtlarda hijyen problemleri, ortak alanların yetersizliği, beslenme ve sıcak su gibi temel ihtiyaçların yeterince karşılanmaması, burs miktarlarının enflasyon karşısında hızla erimesi, gelecek kaygısı, rehberlik gibi sosyal hizmetlerin eksikliği. Bu sistemik sorunların etkileri öğrencilerin ölümleriyle sonuçlanmaktadır.
Öğrencilerin bir araya gelip örgütlenerek bu sorunların çözülmesi için kaldıkları yurtların yönetimlerinden talepte bulunmaları gerekmektedir. AÜ’de de yapıldığını gördüğümüz gibi öğrenciler mücadele edecekler ve belli kazanımlar elde edeceklerdir. Fakat bu problemler, ölümlerin yaşandığı şehirlerden de belli olduğu gibi (Burdur, Kırklareli, İzmir, Antalya ve Van), ülke çapında yurtlarda kalan ve kalmayan öğrencilerin ortak sorunudur. Bu yüzdendir ki hedefimiz ayrı ayrı farklı şehir, üniversite ve yurtlarda yaşanan mücadeleleri birleştirmek olmalıdır. Dahası, gelecek kaygısı ve burs miktarlarının azlığı gibi sorunlara karşı ancak ülke çapında bir birliktelikle mücadele edebiliriz. Böylece aslında mücadeleye öğrencilerin de sayıca yüksek kesimlerinin dahil olduğu emekçi kitleleri katıyoruz. Yılın başında asgari ücretin aldığı zam bütün ücretlere yansırken aynı zamanda KYK bursunun aldığı ya da almadığı zammı da belirliyor. Şu anki ekonomik kriz döneminde sermayenin üretimden aldığı kâr düşüyor ve bunun çözümü olarak asgari ücret ve bununla birlikte bütün ücretler ve kamu harcamaları baskılanmak isteniyor.
Öğrencilerdeki gelecek kaygısının temel sebebi işsizlik korkusu ve çalışma hayatına girdiklerinde alacakları maaşların yetersizliği oluşturuyor. Bunların hepsi emekçilerin verdikleri mücadelelerle ilişkili.
Çeşitli sektörlerde emekçilerin örgütlü mücadeleleri kendi ücretlerini artırırken mezun olacak öğrencilerin alacakları ücretlere de emsal oluyor. Bu mücadeleler yalnızca ücretleri değil aynı zamanda çalışma hayatındaki işten çıkarmalar, mobbing gibi saldırılara karşı da kazanımlarla sonuçlanıyor.
Son olarak, ekonomik krizin faturasının kime kesildiğine bakalım. Şu anda bütçede yurtların da iyileştirilmesini sağlayacak olan kamu hizmetlerine veya işsizliği azaltacak olan üretime ayrılan kısım daraltılıyor. Bunun yerine kaynaklar nereye gidiyor peki? Faiz ödemelerine, yani finansal sermayeye. Bütçenin bugünün öğrencilerine, yarının emekçilerine harcanması için yine çıkarlarımızın bir olduğu emekçilerle beraber mücadele vermeliyiz.
Peki, bunu nasıl yapacağız? Bu mücadelenin uzun bir zamanda örülmesi gerektiği açık. Ben bunun başlangıcının ait olduğumuz yurttan, bölümden, fakülteden, üniversiteden örgütlenmeye başlayıp diğer öğrenci örgütlenmeleriyle bağ kurmaktan geçtiğini düşünüyorum. Aynı zamanda öğrencilerin örgütlenmesini sürdürürken daima işçi-emekçi direnişleriyle bağ kurmaya çalışmalıyız. Buna örnek olarak, Boğaziçi Üniversitesi ÖTK’sını (Öğrenci Temsilciliği Kurulu) vereceğim. ÖTK, tabandan bölümden temsilcilerin seçildiği ve bu temsilcilerin fakülte temsilcilerini seçtiği bir yapı. Bu şekilde hem bölümlerde hem fakültelerde hem de okul çapında örgütlenmeyi hedefliyoruz. Bu örgütlenme de diğer üniversitedekilerle iletişim ve dayanışma halinde olmalıdır, onların oluşmasını sağlamalıdır. Bu gibi yapılar 19 Mart döneminde İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi gibi okullarda denendi ve deneniyor ancak daha çok başındayız. Boğaziçi Üniversitesinde ÖTK Emek Komitesi kuruldu. Bu şekilde hem çalışan öğrencilerin problemlerini çözmek için mücadele etmeyi hem de üniversite içinde ve dışındaki emekçi mücadeleleriyle iletişim ve dayanışma kurmayı amaçlıyoruz.
Bu çabalar şu an çok primitif hatta belki naif görünüyor ve başarıyla sonuçlanacağı konusunda yüksek şüpheler olabilir. Ama öğrenci örgütlülüğünün durumu her zaman şu anki gibi değildi. İlk ÖTK, ODTÜ’de 1976’da resmi olarak kuruldu ve üniversitede öğrencilerin bulunduğu neredeyse her alanda denetim ve söz sahibiydi. Bunun en nadide örneği okulun ihalelerinde söz hakkına sahip olmalarıydı. 19 Mart döneminde keza boykot komiteleri şeklinde öğrenci örgütlenmelerine birçok üniversitede şahit olduk. Aynı zamanda üniversiteler arası dayanışmayı da görme fırsatı yakaladık: boykot komiteleri ODTÜ’nün başlattığı akademik boykot peşine kuruldu.
Bunların hepsi bize umut vermeli. Ancak direnerek, birleşerek, taleplerimizi yükselterek yaşayabilir ve sıra arkadaşlarımızı da yaşatabiliriz.



























