Galatasaray Üniversitesi’nden bir Zırhlı Tren okuru

Galatasaray Üniversitesi’nin politik tarihi, ülkenin diğer pek çok üniversitesinde de olduğu gibi oldukça dinamik ve güçlü bir geçmişe sahip. Okulun görece eski bir öğrencisi olarak kişisel deneyimim bu tarihin hareketli bir kısmında başladıktan sonra bir durulma ve neyin nasıl yapılacağının bilinmediği karamsar bir dönemi de içeriyor. Ancak 19 Mart günü ve takip eden süreç bize toplumsal seferberliğin her zaman kitlelerin içinde bir potansiyel olarak taşıdığı, en karamsar anlarımızda bir kıvılcımla ateşlenmeye hazır, resmi siyasal yapıların çizdiği ve sınırlarını belirlediği imkanlar yelpazesini alabildiğine zorlayarak genişleten bir olasılık olduğunu gösterdi. Tarihin ve toplumsal yaşamın yasaları bize umudun değil, aksine karamsarlığımızın ne denli temelsiz olduğunu ispat etti. 

Dediğim gibi, eski bir GSÜ’lü olarak okula geldiğimde okuldaki bir iş cinayetine kurban giden Arif abimiz için oluşan boykot ve eylemlilik sürecinden kantin boykotuna ve “Barış İçin Akademisyenler” bildirisine imza attığı için yargılanan hocalarımızla dayanışmaya, pek çok eylemlilik ve harekete şahit oldum. Okulumuzun görece küçük bir üniversite olması, sınırlı bir nüfusa ve alana sahip olması gibi faktörlerin de etkisiyle bu dönemde hızlı aksiyon alabilen ve birbiriyle sürekli temas halinde bir öğrenci ve akademisyen topluluğu vardı. Ancak karantina öncesi dönemde okulun fizisel koşullarının değişmesi ve ardından gelen pandemi ve karantina hem okulun o döneme kadar süren politik yapısını dağıttı, hem de önceki ve sonraki nesiller arasında, deneyim aktarımı noktasında ciddi bir kopukluk olmasını beraberinde getirdi. Okula döndüğümüzde çok daha kopuk ve dağınık bir sosyolojiyle karşılaştık. 

Zaman zaman yemekhane fiyatlarındaki yükselişler gibi meseleler üzerinden örgütlenme çabaları olsa da iletişimin yüzyüze yürütülememesi ve daha önceden varolan kopuklukların etkileri bunların istenilen güce ulaşmasını engelledi. Ancak 19 Mart günü Beyazıt’ta yıkılan barikat tüm Türkiye için olduğu gibi Galatasaray Üniversitesi için de bir miladı işaret ediyordu. 

19 Mart akşamı kurulan Whatsapp gruplarında kendini acil bir ihtiyaç olarak herkesçe dillendirilerek ortaya koyan mobilizasyon arzusu ertesi sabah okulda inanılmaz geniş bir katılımla gerçekleşen ders boykotu ve Galatasaray Üniversitesi tarihinin en büyük forumuyla gösterdi. Yüzlerce öğrenci ve onlarca eğitim görevlisinin katıldığı ve sonraki süreç boyunca da devam eden forumlarda kendini gösteren bir diğer acil ihtiyaçsa, demokratik karar alma ve harekete geçme konularında etkili bir örgütlenme biçiminin geliştirilmesiydi. Boğaziçi Direnişi’nin deneyimleri ışığında kurulması kararlaştırılan ÖTK’lar, özel konular için kurulan komitelerle beraber bu ihtiyacı karşıladı. Galatasaray Üniversitesi öğrencileri Saraçhane eylemlerinden Beyazıt’taki büyük öğrenci buluşması ve Şişli eylemine pek çok eylemde, tüm eksikliklere rağmen birarada ve örgütlü bir şekilde durmayı başardı. Bu direniş ve seferberlik tablosu bugün de aynı şekilde devam etmektedir.

Üzerinde durmak gereken önemli bir konu, örgütlenme noktasındaki acil bir ihtiyacın ürünü olarak hızlıca kurulan ve faaliyete geçen Ötk’ların yalnızca belli bir toplumsal seferberlik dahilinde örgütlenmenin aracı olmaması, bunun çok daha ötesinde bir kazanım olmasıdır. AKP iktidarının devleti yukarıdan aşağıya bir tek adam rejimi olarak yeniden yapılandırdığı süreçte diğer tüm demokratik ve sivil toplumsal örgütlenme alanları gibi öğrencilerin kendileri temsil ettikleri alanlar da saldırıya maruz kaldı. Vaktiyle 12 Eylül’ün bir aygıtı olan YÖK tarafından teşvik edilen Öğrenci temsil mekanizmaları ve bu mekanizmaların işlemesini sağlayan öğrenci temsilcisi seçimleri bu süreçte kaldırdıldı. Öğrenciler yıllarını bir parçası olarak geçirdikleri üniversitelerde en temel temsil hakından bile mahrum kaldı. Kemer sıkma politikaları ve ekonomik buhranın okullarındaki yansımalarına, bürokratik sorunlara, tacizlere, yolsuzluklara karşı taleplerini üniversite yönetimine iletecek hiçbir kanal bırakılmadı. Yasaklanan festivaller ve kulüp bütçelerindeki kesintiler de bu durumu takip etti. Bugünse birlikte inşa ettiğimiz isyan, bizlere en temel temsil hakkımızı geri kazanmamız için inanılmaz bir imkan sunuyor. Demokratik seçimlerle işbaşına gelen ÖTK’lar hem memleketin meselelerinde hem de okullarımızda ve sınıflarımızda süren sorunlarda da söz söyleme gücünü, ihtiyaç duyduğumuz demokrasiyi ve temsil hakkını kendi yaşam alanlarımızda inşa ederek kazanabileceğimizi gösteriyor. 19 Mart sürecinin her alanında olduğu gibi, gerçek bir demokrasinin inşasında da öğrenciler kendi okullarında kurdukları Ötklarla başı çekiyor. Bu sebeple Ötk’ların işlevselliğinin ve meşruiyetinin olabildiğince arttırılması büyük önem taşıyor.

Üniversite ve lise öğrencilerinin tarihe geçen seferberliğine sahip çıkıp daha ileriye taşımamız gerekirken üzerinde durmamız gereken başka bir konu da toplumun diğer kesimlerinin de buna dahil edilmesi. Zira öğrenciler her ne kadar bu sürecin tüm yükünü omuzlanmış olsa da çalışan ve üreten kitlelerle buluşmaksızın gerçek bir değişime ulaşma olasılıkları kısıtlı. Bunun için seferberliğin toplumun geniş kesimlerine yayılmasına yönelik uzun vadeli stratejiler ve örnek pratikler inşa etmek gerekecektir. Yazıyı bitirirken okulumun, bu seferberlik sürecinde Havi Lojistik’in sendika düşmanı patronlarına karşı işçilerle elele grevlerini desteklemeye gitmiş olmasını da bu noktada bir örnek olarak göstermekten gurur duyuyorum.

Önceki İçerikİzmir Atatürk Lisesi’nden Okur Mektubu
Sonraki İçerikKazanmak için örgütlenmek gerek