Türkiye’de öğrenci hareketinin gündemleri arasında 6 Kasım tarihi hep ayrı bir yer tutmuştur. Öyle ya, 12 Eylül Darbesi’nin öğrenci hareketine hediyesi olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) 45 yıl önce, 6 Kasım 1981 tarihinde kurulmuştu. YÖK’ün kuruluş amacı açıktı: işçi hareketi ile birlikte serpilip gelişen ve rejime ciddi bir tehdit oluşturan öğrenci hareketini kontrol altına almak. Darbe ile işçi ve öğrenci hareketlerinin başını ezmek yetmemişti, bu hareketlerin bir daha belini doğrultamamasının da sağlanması gerekiyordu. Öğrenci hareketi için bu gayenin aracı YÖK oldu. YÖK, üniversitelerin merkezi düzeyde denetlenmesini sağlamış olacaktı.
YÖK; bir yandan disiplin cezalarıyla üniversitelerde siyaset yapmanın ve örgütlenmenin önüne geçerken diğer yandan üniversitelerin o tarihe kadar sahip olduğu kısmi özerkliği ortadan kaldırarak yükseköğrenimin piyasanın çıkarları doğrultusunda dizayn edilmesinin önünü açıyordu. Eğitimde neoliberal dönüşümün ihtiyaçlarına göre YÖK kararlarıyla fakülteler ve bölümler açılıp kapatılıyor, öncesinde akademisyenler tarafından seçilen rektörler artık seçimler sonrası YÖK süzgecinden geçerek cumhurbaşkanına öneriliyor ve atanıyordu. Bu şekilde YÖK, 35 yıl boyunca üniversitelerde piyasalaşmanın ve antidemokratik uygulamaların adı oldu.
2016 yılında ise Tek Adam rejiminin inşasının hız kazanmasıyla birlikte YÖK’te de köklü dönüşümler başlamış oldu. Önce OHAL sürecinde yürürlüğe giren 676 sayılı KHK ile rektör seçimlerinin 12 Eylül sonrası budanmış hali bile kaldırıldı, artık prosedür YÖK’ün adayları önermesi ve cumhurbaşkanının bu adaylar arasından atama yapmasıydı. Bu değişimle YÖK’ün yetkileri kuvvetlendirilmiş gibi görünüyordu. Öte yandan, haklarında YÖK tarafından disiplin soruşturması başlatılmış barış akademisyenlerinin ihracının -YÖK devre dışı bırakılarak- KHK ile gerçekleşmesi, yeni rejimde YÖK’ün rolüne dair bir fragman niteliğindeydi.
2017 referandumu sonrası Tek Adam rejimi resmiyet kazandı. Yeni rejimin ilk gündemi, eski parlamenter rejimin kurumlarının tasfiyesiydi. YÖK de bu tasfiye dalgasından nasibini aldı: 2018 yılında 703 sayılı KHK ile YÖK rektör ataması sürecinin tamamen dışına itildi ve atamalar yalnızca cumhurbaşkanı kararına tabi hale geldi. Yeni rejimin tasfiyesine giriştiği bir başka kurum olan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 2024 yılında bu KHK’yı iptal etmesi ise bir şeyi değiştirmedi.
Tek Adam rejiminde AKP’nin ülkeyi yönetmek için AYM ve meclis gibi eski kurumlara pek ihtiyacı kalmadığı gibi üniversiteleri yönetmek için de ayrı bir kurum olarak YÖK’e ihtiyacı yok. Mevcut haliyle YÖK, rejimin kadük bir aparatından ibaret. İşte bu yüzden; günümüzde üniversitelerimizde kayyumlara, baskılara ve tüm antidemokratik uygulamalara karşı koymak istiyorsak nişangâhımıza YÖK’ü almak yetmez. Bizzat rejimi karşımıza almamız gerek.


























