Fransa yakın tarihinin en büyük protesto dalgalarından biriyle çalkalanıyor. Bu dalganın baş aktörü ise pek çoğu henüz 18 yaşını dahi doldurmamış olan liseliler. Ülkenin dört bir yanında okulların ve sokakların girişine barikatlar kuruluyor; on binlerce genç eğitime daha fazla bütçe ve kaynak ayrılması için haykırıyor. Devletin cevabı ise oldukça sert. Daha geçenlerde bir öğrencinin elinin koptuğunu öğrendik. Gözünü kaybedenler, yüzü ciddi anlamda hasar aldığı için konuşma yetisini yitirenler var. AB’nin ve liberal demokrasinin şövalyesi Macron’un polisleri, henüz reşit dahi olmayan çocuklara pek çok yerde vahşice saldırıyor.
Bu saldırılar sürerken Macron canlı yayında pişkin pişkin gençlerin sorunlarını ve kaygılarını anladığını söyleyip bir dizi konu başlığı saydı; ancak bütçe kesintilerinin adını dahi geçirmeden hiçbir tartışmanın şiddetle yürütülemeyeceğini ekledi. Macron’un zaten yerlerde olan popülaritesi, liselilerin direnişiyle un ufak olmuş halde. Öğretmenlerinden, üniversitelilerden, grevdeki işçilerden ve sokaktaki halktan gitgide daha fazla destek alan liseli direnişi, Fransa işçi sınıfının en temel problemlerine işaret ediyor.
Macron’un iki yıl önce meclise sunduğu, kabul edilmesi büyük krizlere yol açan ve defalarca hükümet düşüren bütçe konusu, pek çok sorunun temelinde yatıyor. Öyle ki geçen yıl Sosyalist Parti’nin ve aşırı sağcı Ulusal Birlik’in desteğiyle kabul edilen yeni bütçe, emekçilere ve onların çocuklarına sefaletten başka bir şey reva görmüyor. Büyük özel şirketler için farklı başlıklar altında ayrılan devlet teşvikleri 210 milyar avronun üzerindeyken, kamu harcamalarının geneli için ayrılan kaynaklar oldukça yetersiz kalıyor. Askeri harcamalar da bütçede ciddi bir ağırlık oluşturuyor. Militaristleşen, televizyonlarında ordu reklamlarının döndüğü, özel şirketlerin sömürdüğü artı değerin üzerine bir de kamu bütçesinden beslendiği bu yeni Fransa tablosu, doğal olarak en alttan ve bazen hiç alışılmadık yerlerden çatlamaya başlıyor.
Lise eylemleri ilk olarak eylül ortasındaki öğretmen grevlerine, Paris Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi öğrencilerinin de katılımıyla ateşlendi. Kamu bütçesindeki yetersizlikler sebebiyle liselerde dersler iptal ediliyor, öğrenciler kalabalık sınıflarda ders işlemek zorunda kalıyordu. Okullarda yeterli öğretmen, sağlık personeli ve psikolojik danışman bulunmuyordu. Yalnızca bütçe kesintileri değil; eskiden saygın bir meslek olarak kabul edilen öğretmenliğin enflasyon karşısında eriyen maaşlarla ezilmesi ve daha az tercih edilmesi gibi problemler de bu tabloyu ağırlaştırıyordu.
Paris çevresindeki işçi sınıfı mahallelerinde filizlenen liseli seferberliği kısa sürede tüm ülkeye yayıldı. Eylemlerin bu mahallelerde başlaması ve en yoğun buralarda yaşanması tesadüf değil; zira kamu harcaması kesintilerinden en ağır etkilenen yerler yine bu bölgelerdi. Okul binaları daha eskiydi ve personel sirkülasyonundaki aksamalar çok daha belirgindi. Kendilerine dayatılan eğitim koşullarına isyan eden liseliler, Fransa genelinde yüzlerce liseyi bloke etti, okul girişlerine ve sokaklara barikatlar kurarak daha iyi eğitim imkanları için mücadeleye başladı.
Yine bütçe kesintilerinden sert bir şekilde etkilenen, yazın yaşanan orman yangınlarıyla mücadelede çalışma arkadaşlarını kaybeden itfaiyecilerin çağrısı üzerine pek çok kamu sendikasıyla bazı özel sektör sendikalarının katıldığı 29 Eylül grevine, beklenmedik bir şekilde gelişen bu liseli seferberliği damgasını vurdu. Liseliler oldukça yüksek sayılarda, tüm dinamizmleriyle meydanlarda işçi sınıfının direnişine katıldı. Takip eden günlerde de eylemler devam etti. Seferberlik bazı üniversitelere de sıçradı; kampüslerdeki blokajlar, liselilere destek çağrıları ve üniversitelerin sorunlarına çözüm talepleriyle yankılandı. Resmi verilere göre 30 ila 40 üniversite kampüsü bu süreçten etkilendi.
Polis şiddeti hep gündemdeydi; her geçen gün daha sert müdahale ve yaralanma haberleri geliyordu. Ülke genelinde şu ana dek 5000’den fazla kişi gözaltına alındı. Bu atmosfer içinde, liselilerin direnişine destek olmak amacıyla 6 Ekim günü için yapılan ortak eylem çağrısına öğretmen ve işçi sendikaları dahil olmak üzere pek çok kurum destek açıklaması yaptı. Fransa’nın en büyük sendika konfederasyonu CGT ve öğretmen sendikası SNES-FSU üyelerini iş bırakmaya ve seferberliğe katılmaya çağırdı. Bazı veli dernekleri de bu mücadele gününe dahil oldu. Paris’te Place de la République’ten Place de la Nation’a kadar tüm alanlar eylemcilerce dolduruldu. Lyon, Strasbourg, Bordeaux, Marsilya ve Lille gibi büyük şehirlerde de oldukça kalabalık eylemler gerçekleşti.
Bugün gördüğümüz tablo, tüm polis baskısına, şiddetli müdahalelere ve hükümetin eylemleri bir tür “anarşik vandalizme” indirgeme çabasına karşın direnişin gitgide güçlenmesi ve kitleselleşmesidir. 29 Eylül’de işçi sınıfını yalnız bırakmayan liseliler, bugün de işçi sınıfının örgütleri tarafından destekleniyor. Hükümet ve sağ kanat, sol muhalefeti ve sosyalist partileri bu kaosun sorumlusu ilan etmeye çalıştıkça bu grupların popülaritesi artıyor. Yaşanan açıktır: Fransa’da mevcut düzen ve onun dayattığı neoliberal politikalar iflas ediyor. Hükümet, tüm çabalarına karşın krizin yegane sorumlusu olarak görülmekten kaçamıyor. Yaşanan kriz öylesine derin ki, fabrikaların ve üniversitelerin de ötesinde, itiraz doğrudan işçi sınıfının çocuklarının okuduğu liselerden fışkırıyor.
Talepler, Sloganlar, Dersler
Fransa’da liseliler başta olmak üzere tüm öğrencilerin ve işçilerin taleplerini sloganlarından takip etmek mümkün. Örneğin öğrencilerin meşhur sloganı “Du fric, du fric pour les services publics! Ni pour l’armée, ni pour les flics!” “Para, para, kamu hizmetlerine! Ne orduya, ne polise!” anlamına geliyor. “Hepimiz sömürülüyoruz, hepimiz dayanışıyoruz! Eleme sistemine ve bütçe kesintilerine karşı!” ya da “Liseli, öğrenci, işsiz ve güvencesiz: hepimiz sömürülüyoruz, hepimiz dayanışıyoruz!”… Bu sloganlar bize gençliğin taleplerini gayet net özetliyor. Fransa’nın militaristleşmesi ve özel sektörün büyüme hırsının faturasını kendi dersliklerinde, sıralarında gitgide kötüye giden şartlarla ödemek istemiyorlar. Daha önce belirttiğimiz gibi bu mücadelede yalnız olmadıklarının, emek mücadelesiyle birlikte hareket ettiklerinin de şöyle ya da böyle farkındalar. Elbette bu taleplerin altında gelecekte ortaya çıkabilecek bir ayrımın işareti de var: sorunun kötü yönetilen bir bütçe mi olduğu, yoksa bizzat bütçe yönetiminin temelinde yatan kapitalist ilkeler mi olduğu. Ancak şüphesiz şu aşamadaki talepler aciliyetleri ve günlük hayattan beslenmeleriyle kitleleri arkasında toplayıp seferber edebiliyor. Fransız solu ve emek örgütleri de tüm karalama çabalarına karşın bu taleplere sahip çıkıyor. Daha bugünden 17 Ekim’de ülke çapında gerçekleşmesi hedeflenen devasa bir seferberlik örgütleniyor.
Tüm bunları gözlemledikten sonra Türkiye’deki emek mücadelesini ve onunla bağlantılı olarak öğrenciliğin durumunu düşünmemek elde değil. Burada bu denli tepki çeken neoliberal yağma bizim hayli aşina olduğumuz bir durum. Mehmet Şimşek’in başını çektiği kamu bütçesi kesintileriyle okullara sabun koymaktan dahi aciz hale gelen devletin büyük şirketlere sunduğu teşvik paketleri dillere destan. Türkiye’de öğrenciler için sunulan imkanlar sefalet düzeyinin altındayken, beslenme gibi hayati bir ihtiyaca ulaşmakta bile zorlanırken, liseliler MESEM kapsamında neredeyse bedava işgücü olarak sanayilere sunulup onlarcası hayatlarını kaybederken Fransa’da gerçekleşen hareketten öğrenecek çok şey var. Şüphesiz bunların başında taleplerin netliği ve emek mücadelesinin önemi geliyor. Fransız öğrencilerin dillendirdiği sloganlar bizim için de ne bir hayal ne bir ütopya, aksine içinde bulunduğumuz sefaletten çıkışın reçetesi için ilham alınacak bir örnek. Halkın parasının halkın çocukları için harcanması, büyük şirketlere teşvik olarak sunulmaktansa eğitim ve kamu harcamalarına aktarılması hepimizin dillendirdiği talepler olmalı. Bu talepler seferberlik içinde, sınıfçı bir perspektifle savunulmalı.


























